1970’lerde PKK’nin doğuşu - I
1970’lerde PKK dışında dönemin ideolojik-devrimci hareketleri dar grup eylemlerinden öteye gidemiyordu. İşte böylesi bir dönemde devrimci çıkışı PKK başarabildi.
1970’lerde PKK dışında dönemin ideolojik-devrimci hareketleri dar grup eylemlerinden öteye gidemiyordu. İşte böylesi bir dönemde devrimci çıkışı PKK başarabildi.
PKK, 1970’li yıllarda Türkiye ve Kürdistan’da özgürlüklerin baskı altına alındığı, Kürtlerin imha ve inkar edildiği bir ortamda doğdu. 1973'teki Newroz'da tohumlarını atan ve ideolojik gruplaşmayla 1978'de partileşmeye evrilen PKK, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayanların da mirasına sahip çıkarak Kemalizmden etkilenen sosyal-şovenizme, Kürdistan’daki Türk işgali ve sömürgeciliği ile yerli iş birlikçi güçlerine karşı diriliş mücadelesini başlattı.
PKK, radikal ve eleştirel bir Özgürlük Hareketi olarak Kürdistan’da doğdu. Önder Apo, Kültürel Soykırım Kıskacındaki Kürtleri Savunmak adlı eserinde PKK’nin doğuş koşullarını betimlerken ilk kez “Sömürge Kürdistan” sözlerini kullandığında baygınlık geçirdiğini belirterek, tarihi gerçekliği şöyle anlatıyor: “Sömürge Kürdistan kavramının beynimde ve yüreğimde yol açtığı titreme ve ardından baygınlık geçirmem ilk ve son olaydı. Gerçekten tuhaf karşılamıştım, ancak bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu sonraki gelişmeler gösterecekti. Ama ilk başlardaki etkilenmeyi izah etmek bana hala zor gelmektedir. Kürdistan’ın ve Kürtlüğün ölüm fermanının verildiği ve en koyu biçimiyle yaşandığı dönemde Ankara’da hem de tek başına kavramsal dirilişe karar vermek bir romana konu olabilecek denli ciddi bir çözümlemeyi gerektirir.”
MAHİR, DENİZ VE İBRAHİM
Hem Kürt hem de Türk devrimci gençlik hareketleri ortamında bulunduğunu belirten Önder Apo, bu hareketlerden etkilendiğini ifade ederek, “THKP-C, THKO, TKP/ML-TİKKO isimlerini duymuş, önderlerinin yiğitçe şehadetlerine tanık olmuştum. THKP-C Önderi Mahir Çayan, THKO Önderi Deniz Gezmiş ve TİKKO Önderi İbrahim Kaypakkaya’nın Kürt halk ve ulus gerçekliğini hayatları pahasına dile getirişlerine tanık olmuştum. Şüphesiz ikinci sırada gelen bir dizi başka etmenle birlikte, gençliğin bağrından çıkan bu önderlerin hakikat uğruna şehadetleri beni kendi öz gerçekliğim üzerine yürümeye cesaretlendiren temel etkenlerdi” diyor.
TAHTA PARÇASINI NASIL YEŞERTECEKSİN?
Gruplaşma döneminde bir köylü ile arasındaki bir diyaloğa dikkat çeken Önder Apo, o günlere dair şunları belirtiyor: “1970-80 Türkiye’sinde iki kelimeye dayalı siyasal bir kavramla yürüyebilmek ve yaşamak çok önemliydi. Yıllar değil günler kurşun gibi ağır geçiyordu. Gerçekleşmesi beklenen hedefin kendisi hayalden daha muğlaktı. Fakat grup olmanın bile büyük bir gerçekleştirim olduğundan emindim. En değme emniyet istihbaratçısının gözü önünde oynanan grup oyunumuzun ciddiye alınmadığını, hatta hafife alındığını ve alaylı karşılandığını tahmin etmek zor değildi. Tıpkı ilk sosyal deneyimimi (Kürt olabiliriz deneyimi) aktardığım köylünün söylediği, 'Sen kuru tahtaya laf anlatıyorsun, bu tahta parçasını nasıl yeşerteceksin?’ sözündeki gibi bir inançsızlıkla karşıladıkları açıktı.”
Önder Apo devamında, grup olduktan 5 sene sonra kendilerine bir ad koyabilmeyi cesaret ettiklerini ifade ederek, şöyle devam ediyor: “UKOCULAR, APOCULAR ilk adlarımız olmuştu bile. Adlandırılmak gurur veriyordu fakat bu adlar kendi öz seçimlerimiz değildi. Grup döneminde kendimize ancak Kürdistan Devrimcileri diyebiliyorduk. Kendimize gerçek ad vermeye ancak grup olarak doğduktan beş yıl sonra cesaret edebildik. Ankara’nın Çubuk Barajı eteklerinde 1973 Newroz’unda başlayan, çok heyecanlı, mecnun misali geçen yolculuk 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis Köyünde PKK adını almakla sonuçlanınca kendimizi namusu kurtarmış sayacaktık. Bundan daha büyük hedef mi olurdu? Ne de olsa modern sınıfın modern örgütü kurulmuştu.”
Önder Apo, PKK’nin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve hangi devrimci karakterlerden etkilendiğini ifade ederek çarpıcı sözleriyle yaşanan gerçekliklere işte böyle dikkat çekmişti. PKK’nin, bir Kürt'ün ‘ben Kürt'üm’ diyemediği böylesi inkar ortamında doğması Kürt halkı açısından mucizevi bir çıkış olmuştu. Kültürel soykırım kıskacında bitirilmek istenen bir halka ilaç gibi gelen PKK, zaman geçtikçe bütün halkların devrimci hareketi olarak görülmeye başlanmış ve özgürlük mücadelesini günümüze kadar sürdürebilmiştir.
REEL SOSYALİZM OLMASAYDI
Önder Apo, bugünden geriye bakarak PKK’nin ilanına götüren koşulları ve bilinç ortamını daha gerçekçi yorumlayabileceğini kaydederek, değerlendirmelerini şöyle sürdürüyor: “PKK’nin inşasına giderken Marksizmin bilimsel sosyalizm çizgisine sadık kalmaya büyük özen gösterdik. Reel sosyalizm olmasaydı belki de PKK türü bir örgüt oluşmayacaktı. Fakat bu gerçeklik PKK’nin doğuş döneminde tam bir reel sosyalist oluşum olduğunu göstermez. Ondan büyük oranda etkilense de PKK’nin tüm gerçeği reel sosyalizmle izah edilemez. Burada daha doğru bir yoruma varmak için görelilik ve farklılık kavramına başvurmak gerekir. Hala hatırlıyorum; reel sosyalizmdeki özne-nesne ayrımından ötürü PKK’nin inşası için maddi zemin arıyor, materyalist yorum yapmaya çalışıyordum. Bu arayış olmazsa olmaz türünden bir ilke değerindeydi.
PKK'Yİ YENİDEN YORUMLARKEN
Eğer bugün geriye dönüp PKK’yi yeniden yorumlamaya çalışıyorsak, bunu özne-nesne ayrımını mutlaklaştırmayan, kendisini de mutlaklaştırmamaya özen gösteren felsefi dönüşüme borçluyuz. Bu çerçevede PKK’yi yeniden yorumlamak, 1970’lerin başlarında hangi dünya koşullarına ve maddi kültür öğelerine dayandığını, yine aynı dönemdeki hangi temel bilinç, örgüt ve eylem formlarını ve manevi kültürü esas aldığını belirlemek, PKK Hareketi’ni doğru tanımlamak kadar günümüzdeki rolünü de daha çok aydınlatacaktır.”
1970’lerin karşı devrimini 1968’lerde zirve yapan anti-modernist kültür devrimine karşı geliştirildiğini belirten Önder Apo, 1970’lerde finans kapitalin egemenlik çağına geçişin, taktığı masum ekonomik dönüşüm maskesiyle izah edilemez olduğunu belirterek, “Finans kapitalin egemenliği iki dünya savaşı, tarihin en kanlı yüzyılı olan 20. yüzyılın savaşları, daha da ötesinde son beş yüz yılın sınıfsal egemenlik ve sömürgecilik savaşlarının mirası ve topluma karşı tepeden tırnağa savaş demek olan ulus-devlet iktidarı üzerinde yükselmektedir” dedi.
1970’ler Türkiye’sinin yavaş yavaş dünya çapında yaşanan devrim ve karşı devrimin etkisi altına giren bir Türkiye olduğunu söyleyen Önder Apo, şöyle devam ediyor: “Nitekim 1968 Gençlik Devrimi ve 1980’deki ekonomik ve askeri karşı devrimler (24 Ocak Ekonomik Kararları ve 12 Eylül askeri operasyonları) sonucunda, kalın duvarlar örerek korumaya çalıştığı bu dünyaya dahil olmaktan kendini kurtaramadı. Dünya çapında yaşanan kapitalist sistem bunalımı Türkiye’de kendisini Beyaz Türk faşizminin bunalımı olarak yansıttı. Kapitalist modernitenin bunalımı Türk ulus-devletinin bunalımı demekti.”
GLADİO’NUN EN KAPSAMLI EYLEMİ 12 EYLÜL
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin, sivil faşist unsurların bastıramadığı devrimci hareketlerinin ancak askeri darbeyle durdurulabildiğini vurgulayan Önder Apo, şunları kaydediyor: “Sistemin bu en muhkem kalesi sürekli karşıdevrimci sivil faşist hareketlerle takviye edilen askeri darbelerle korunabilmektedir. 1925’ten beri başta Kürt kimliği olmak üzere faşist moderniteyi tehdit eden tüm kültürel varlıklara ve demokratik kıpırdanışlara karşı savaş halinde olan Beyaz Türk komplocu sistemi açığa çıkıp teşhir oldukça daha da çılgınlaşıyordu. NATO Gladiosu’nun en güçlü operasyonel birimlerine sahipti. Tüm siyasi yapılanmaları avucunun içine almıştı. Sınırlı ölçüde bir kontrolden çıkış ya sivil faşist odaklarla bastırılıyor ya da bu güçler yetmeyince tüm ordu harekete geçiriliyordu. Proto Siyonist bir sistem olarak rol icra ettiği için küresel hegemonik güçlerce destekleniyordu. Halkını bu denli kontrole alan başka bir örnek yoktur.
Dolayısıyla Beyaz Türk modernitesinin bunalıma girmesi küresel sistemi yakından ilgilendiriyordu. 12 Eylül faşist darbesiyle bunalımdan çıkılmak istendi. Ekonomik alanda dışa açılma ve küresel finans sistemi ile bütünleşme, ideolojik alanda laik milliyetçilikle birlikte Türk-İslâm milliyetçiliğine yönelme ve laikçi ulus-devleti Türk-İslâm ulus-devletiyle takviye etme temel çıkış politikaları oldu. 12 Eylül darbesi NATO Gladiosu’nun en kapsamlı eylemiydi. Tüm Ortadoğu halklarının devrimci-demokratik eylemlerini kalıcı bir biçimde bastırmakla görevliydi. Günümüze kadar bu rolünü sistemin tüm sivil faşist odakları ve yarı-militer unsurlarıyla birlikte yürütmeye çalışmaktadır.”
ÖLÜ SANILANLAR GERÇEKLİKLER DİRİLİYOR
1970’ler döneminde reel sosyalizm bunalım yaşarken kapitalist moderniteyi güçlendiren bir pozisyona geçmeye başlamıştı. Bu nedenle ideolojik bir boşluğu yaşayan Reel Sosyalizm, kendini yenileyemediği ve örgütleyemediği için yok oluşla karşılaştı. Bu bunalımdan en çok etkilenen ise Türk devleti olmuştu. Beyaz Türk faşizminin bunalımı ideolojik alana yansıması, devrimci çıkış gerçekleştiren hareketlerin teşhirlerine ve eleştirilerine maruz kalan bir sürece girmişti. Önder Apo’nun dediği gibi 1970’lerin devrimci hareketleri ideolojik hareketlerdi. Türkiye tarihinde ilk defa toplumsal gerçeklikler bu hareketler şahsında dile getiriliyordu. Ölü sanılan gerçeklikler diriliyor, İslamcı ideolojilerin yerini sosyalist-devrimci ideolojiler alıyor, Kürt realitesi kendini bir kez daha dışa vuruyordu. PKK dışında dönemin ideolojik-devrimci hareketleri dar grup eylemlerinden öteye gidemiyordu. İşte böylesi bir dönemde Türkiye sömürgeciliğine karşı ayakta kalmayı ve devrimci çıkış gerçekleştirmeyi sadece PKK başarabilmişti.
Önder Apo, PKK’nin çıkışındaki temel ideasının Kürt sorununu çözmede esas aldıkları modelin Stalin’in ortaya koyduğu ve Lenin’in de onayladığı devlet kurma modeli olduğunu belirtmişti. PKK’nin oluşum sürecinde en çok yaşadığı muğlaklık ulus-devletçi ideoloji olmuştu. Stalin’in öne sürdüğü ve Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı olarak devlet kurma modelini kabul etmesi, dünyadaki tüm sol ve sosyalist parti ve hareketlerinin ideolojik muğlaklığa düşmesine neden olmuştu. PKK de bu muğlaklığa kapılanlardan olmuştu. Daha sonra Önder Apo, ‘Bir Halkı Savunmak’ kitabını yazarak paradigmayı değiştirecek ve artık ‘Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü Toplum’ paradigması ile yeni ve daha güçlü bir mücadele sürecine geçilecekti.
Devam edecek...