Son Dakika: Stêrk TV ve Medya Haber TV stüdyolarına polis baskını

Zaferin eşiğinde Kürtlere kurulan tuzak: Hizbulkontra-Hüda Par -2-

Hizbullah denilen ve Hüda Par adıyla ‘masumlaştırılmaya’ çalışılan bu lanetli gelişmenin hikayesi, temellerini din üzerinden asimile ederek Türkleştirme projesinden alıyor.

ABD’nin, Sovyetler Birliği'nin jeopolitik etki alanını daraltmak amacıyla Marshall Planı ve Truman Doktrini ekseninde oluşturduğu Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde Türkiye’ye biçilen kumaş; ileri karakol rolüdür. 1947 yılında Türkiye ile yapılan anlaşma, rolünü oynaması koşulu ile NATO’ya alınmayı da içerecektir. 1952 yılında tüm altyapı sistemi oluşturularak NATO’ya alınan Türkiye, ABD-NATO Gladyosuna bağlı olarak kendi Gladyosunu oluşturarak harekete geçirdi. Oluşturulan açık ve gizli paramiliter oluşumlardan biri de Yeniden Milli Mücadele Hareketidir. Bu oluşumun içinde yer alan General Veli Küçük, Fethullah Gülen, Abdulkadir Aksu, Hüseyin Gülerce, Melih Gökçek, Cemil Çiçek, Ahmet Taşgetiren, Müfit Gürtuna, Aykut Edibali vb. bu çizginin Milli Görüş çizgisi ile farklılıkları nüanslar düzeyindedir. Milli Görüş çizgisinde İngiliz ekolu, Milli Mücadele çizgisinde de ise Amerikan-Alman ekolu ağırlıktadır. Ancak her ikisi de soğuk savaş stratejisinin alan ihtiyaçlarına göre oluşturulan aynı rengin iki farklı tonu olup Yeşil Kuşak Projesinin parçalarıdır. Milli Mücadele çizgisinde ırkçı damar, milli görüş çizgisinde ise İslamcı damar biraz daha öndedir.

Milli Görüş Ve Milli Mücadele döllenmesinin çocuğu olarak MTB (Milli Talebe Birliği) yeniden oluşturulurken, buna bağlı olarak da Akıncılar Birliği vurucu paramiliter güç olarak sahaya sürülüyor. 1970 yıllarda ülkücü ve Akıncı guruplar arasında yer yer çekişmeler, küçük çaplı kavgalar olsa da, her birinin kendi rollerini oynayarak uyum içinde çalışmalarına azami özen gösterilmiştir. Maraş, Malatya, Çorum katliamları, Yozgat olayları; Semsûr (Adıyaman), Çewlîg (Bingöl), Erzîngan (Erzincan), Hatay vb. yerlerde de mezhepsel ve etnik çatışma yaratmaya dönük bir hareketlilik içinde olmuşlardır. Tayip Erdoğan, Abdullah Gül gibi isimler de bu sürecin içinde yer alanlardandır. Mezhep ve etnik çatışma zemininin olmadığı yerlerde ise İslamcı giysiler altında sömürgeci asimilasyon politikalarının uygulanmasında aktif roller almışlardır. Hüseyin Velioğlu da bunlardan biridir.

NATO Gladyosunun Türkiye ayağı, yani Türk Gladyosu da bu çerçevede Türk-İslam/İslam-Türk Sentezi fikriyatı üzerinden bu kez NATO eliyle aktifleştirilerek devreye sokulacaktır. En başında PKK olmak üzere 70’li yıllarda ortaya çıkan Kurdi-Kurdistani örgüt ve hareketler, daha önemlisi Kurdistan İşçi Partisi PKK öncülüğünde Kurdistan’da gelişen aydın gençlik hareketinin Curnê Reş (Hilvan), Sîwereg (Siverek), Êlih (Batman), Mereş, Semsûr (Adıyaman), Riha (Urfa), Dîlok (Antep), Dersim ve Bakurê Kurdistan’ın değişik şehir ve kasabalarında halklaşmaya başlaması, hem sömürgeci Türk egemenlik sistemi hem de hareketin emeğe dayalı sosyalist karakteri emperyalist modernistler için büyük bir tehlikeye işaret ettiğinden, buna karşı toplum içerisinde örgütlendirilmiş karşı direnç alanları oluşturmak, en etkili araç olarak öngörülmüştür. Dolayısıyla her yol yöntem ve araç, bu stratejik amaç için bir tercih olarak devreye sokulmuştur.

PKK’NİN POLİTİK MÜCADELE SÜRECİ SÖMÜRGECİLERİN RUHUNDA DEPREMLERE YOL AÇIYOR

Dikkat edelim; PKK sosyalist, devrimci-yurtsever bir gençlik hareketi olarak gelişmeye başladığı andan itibaren sömürgeciliğin saldırılarının muhatabı oluyor. Haki Karer 1977 yılının baharında ajan bir yapılanma eliyle katledilirken, bir yıl sonra ise Halil Çavgun işbirlikçi feodal ihanetin eliyle katlediliyor. PKK her iki PKK öncü kadrosunun şehadetlerine hamlelerle karşılık veriyor. Parti kuruluş kongresinin üzerinden henüz bir ay geçmemişken Özgürlük Hareketi'nin en fazla taban bulup kitleselleştiği Mereş'te Kürt Alevi katliamı gerçekleştirilerek hareketin gelişimini engelleme çabası, katliamcı rejimin karakterini bir kez daha ortaya çıkarıyor. PKK’nin partileşerek ideolojik grup aşamasından politik mücadele sürecine girişi sömürgeciliğin ruhunda adeta depremlere yol açıyor. Öldürerek mezara gömdüklerini düşündükleri Kürt, başını kaldırarak yeniden ve daha örgütlü ve tüm toplumsal gerilikleri kıra kıra harekete geçmiş bulunuyor. Bu gelişmeyi engelleme çabası işbirlikçi ajan faaliyetlerin yanı sıra ırkçı faşist kontra faaliyetlerin de yetersiz kalması, din ve mezhep farklılıklarını çatıştırmaya dönüştürme siyasetiyle takviye ediliyor. Meletî (Malatya) ve Mereş katliamlarının ardında da Çorum katliamı ve Yozgat’ta geliştirilen Kürt-Alevi ve sol karşıtı saldırılar, Kurdistan’da başlayan devrimci mücadelenin mezhep ve etnik ırkçılık üzerinden böl-parçala ve yönet taktiğiyle engellenmek istendiği gerçeğini ortaya koyuyor.

Dikkatle üzerinde durulması gereken olgu, Gladyo örgütlemesi olan ırkçı faşist çevre ve bunlarla bu katliamlarda ortaklaşan İslamcı-dinci çevrelerin aynı kaynaktan besleniyor olmalarıdır. “Kanımız aksa da zafer Türk’ün ve İslamındır” sloganında ifadeye kavuşan ortaklaşmanın yönlendirici bir odak tarafından geliştirildiği katliamlar sonrasında açığa çıkan sonuçlardan da rahatlıkla anlaşılacaktır. Devrimci yurtsever gençliğin hızla gelişerek hareketin toplumsal taban bulduğu, yine sol demokratik güçlerin de etkilerinin olduğu bu illerde iç göçler başlamış; Kürtler, Aleviler, sol çevreler önemli oranda bu şehir merkezlerinden çıkmak zorunda bırakılarak faşizmin hakim eğilim olduğu merkezler haline getirilmişlerdir. Nasıl ki Palo-Dara Hênê (Şêx Seîd) İsyanı ezildikten sonra Xarpêt (Elazığ) ve Çewlîg dinci ve ırkçı faşizmin merkezleri haline getirildiyse, bu katliam ve saldırılar sonrasındaki durum da çok benzerdir. Yine dikkat çekmek gerekirse; bu dört şehirde de Kürt Aleviler bu saldırıların merkezi hedefindedir. Kürtler arasında “mezhepçilik/din” ve “siyasi görüş farklılığı” argümanları üzerinden karşıtlaştırma, parçalama taktiği devreye sokulmuştur.

Sömürgeci faşizm ve efendisi emperyalistlerin tüm engelleme girişimlerin rağmen Kurdistan devrimcileri partileşme sürecine girmiş, 1978 yılının 27 Kasımında gerçekleştirilen 1. Kongresinde PKK (Partiya Karkerên Kurdistan) adıyla partileştiklerini, işbirlikçi feodal çeteciliğe karşı 1979 yılı 30 Temmuzunda gerçekleştirdikleri eylemle kamuoyuna duyurmuştur. Özel Harp Dairesi ve Seferberlik Tetkik Kurulu bünyesinde NATO Gladyosunun desteği ile geliştirilen katliamlar askeri darbeyi hazırlamanın da koşullarını yaratacak ve 26 Aralık’ta sıkıyönetim Kuzey Batı Kurdistan’ın ve Türkiye’nin de birkaç ili eklenerek ilan edilecektir. Sıkıyönetime, feodal işbirlikçi çeteciliğe verilen yoğun desteğe; sol-sosyal şoven, ilkel milliyetçi saldırı ve tüm baskılara karşın hareketin gelişimi engellenemediğinden 12 Eylül 1980 darbesi tasarlandığı haliyle devreye sokularak Kurdistan bir işkencehaneye dönüştürülecektir.

PKK’Yİ YOK ETME HAMLESİ ZİNDANLARDA SONUÇLANDIRILMAK İSTENMİŞTİR

Kuzeybatı Kurdistan ve Türkiye’de 600 bin insan işkencelerden geçirilirken, yüzlerce devrimci demokrat bu işkencelerde katledilmiş, hala akıbetleri bilinmeyen yüzlercesi de kaybedilmiştir. PKK şahsında Kürt direnişini bir daha dirilmemek üzere hedefine koyan sömürgeci faşizm, çoğunluğu yurtsever halktan olmak üzere on bini aşkın PKK taraftarı, sempatizanı ve militanını, başta Amed zindanı olmak üzere Kurdistan ve Türkiye’deki zindanlara doldurarak, son yok etme hamlesiyle tarihin akıl almaz uygulamalarını gerçekleştirerek bu zindanlarda sonuçlandırmak istemiştir. Ancak tarihin tüm haklı direniş ve mücadele mirasını devralarak kazanmanın, tarihi hesap sormanın felsefesi ve yaşam biçimi haline getirmeye yemin etmiş PKK militan kişiliği, bu insanlık dışı yönelimi destansı direnişiyle tersine çevirmiştir. İnsanlığın kazanım sayfasına altın harflerle işleyerek boşa çıkarmış; dağılmış, parçalanmış, sinmiş Kürt'ü yeniden tarih sahnesine çıkararak direnişçi kimliğiyle buluşturmuştur. Kürt'ün şahsında insanlığın başına çöktürülmüş karanlığı parçalamak, elbette ki bu direnişi, yeni direniş ve zafer hamleleriyle taçlandırmaktan geçecektir.

İşte bu hamlenin ilk ve büyük adımı 15 Ağustos 1984’te, “İlk Kurşun” olarak da adlandırılan silahlı mücadeleyi başlatan tarihi bir sürece girilmiş, korku duvarları yerle bir edilerek Kurdistan’da tarihin akışına yeni bir yön verilmiştir. Bu hamle, Demirci Kawa’nın Ninowa surlarında yaktığı ateşin yarattığı özgürlük heyecanını andıracak ve bütün Kürtler bayram havasında bir coşku ve heyecanla karşılanarak sahiplenecektir. Halkın hamleyi sahiplenmesi yeni bir sürecin, yani halk serhildanları sürecinin doğuşuna da ebelik edecektir. Elbette düşman ve efendileri hamleyi etkisiz kılmak amacıyla boş durmayacak, Hamidiye Alayları ve Osmanlının son döneminde gerçekleştirdiği çete örgütlemesinin yeni versiyonu olan “Koruculuk” sistemi ve bir Gladio örgütlemesi olan JİTEM’i devreye sokacaklardır. Sistemi pratikleştirmek için Kürt halkına uygulanmayan zulüm kalmayacaktır. Baskı ve katliamların ardı arkası gelmeyecek, 4 binin üzerinde köy yakılıp yıkılacak, on binlerce insan yerinden yurdundan edilecek; siyaset alanı, basın yayın alanı tümden etkisiz hale getirilmeye çalışılacaktır.

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, bizzat Özel Harp generallerinin özel savaş programını uygulamak için kendi yasalarını bile görmezden gelerek talimatlar verecektir. Katletme ve kaybetmeler artık Kontrgerilla’nın gizli yaptığı işler olmaktan çıkarak herkesin gözleri önünde gerçekleştirilen bir karakter kazanacaktır. Tüm bu yönelimlerin istenen sonuçları vermemesi, Kürtleri içten vurma projesi olan Hizbulkontra'nın devreye sokulmasını hazırlayan süreci beraberinde getirecektir. Halk tarafından Hizbulkontra olarak adlandırılan bu hain kontra oluşum üzerinden Kurdistan’da halka karşı geliştirilen saldırı dalgası, farklı bir karakterde gelişecektir. Özellikle belirtmek gerekiyor ki; 90’lı yıllarda Kürt halkının en değerli evlatları; emekçileri, aydın, sanatçı, siyasetçi, gazeteci-dağıtımcıları; kısacası sömürgeci Türk devlet zulmüne karşı mücadele eden herkes, Hizbullah denilen ajan-kontra örgütlemenin hedefi olmuştur. O dönemin tanıklığını yaşamayan ancak yeterince bu günahkarların suçlarını bilmeyenler açısından bu Kürt katili ajan oluşumun deşifre edilerek anlaşılır hale getirilmesi, işte bu nedenle büyük önem taşımaktadır.

ÇOCUKLAR YİBO İLE TOPLUMSAL GERÇEKLİĞİNE YABANCILAŞTIRILIR

 Hizbullah denilen ve Hüda Par adıyla ‘masumlaştırılmaya’ çalışılan bu lanetli gelişmenin hikayesi, temellerini İslam üzerinden asimile ederek Türkleştirme projesinden alıyor. Özellikle son yıllarda bu zehirli hikaye süslenerek Kürt halkına pazarlanmaya çalışılıyor. En tehlikeli düşman olan bu ajan anlayış, toplumun inanç hassasiyetleri üzerinden ülke ve halk gerçekliğinden uzaklaştırılmış zeminlerde maalesef yaşam olanağı bularak sömürgeciliğin hizmetinde bir Turnuva Atı’na dönüşmüş bulunuyor. Bu karanlık gücün nereden devşirildiğinin ve nasıl bir ajan ve ihanet şebekesi olduğunun anlaşılması açısından liderleri olduğu söylenen Hüseyin Durmaz’ın (Velioğlu), MTBB/Milli Görüş-Milli Mücadele ve Akıncılar la ilişkisine ve nasıl devşirildiğine kadar gitmek gerekiyor. Devşirme siyasetinin en temel stratejik yöntemi, küçük yaştaki çocukları ve onları takip eden yaşlardaki çocuk ve gençleri ailelerinden, çevrelerinden kopararak başka ortamlarda yaşamaya zorlamak; kendi toplumsal gerçekliğine yabancılaştırarak-hatta karşıtlaştırarak “eğitme” politikası üzerinden geliştirilir.

Tarih böylesi örneklerle doludur. Buna sadece bir-iki örnekle işaret etmek gerekirse; Osmanlı'da Yeniçeri Ocakları, Dersim'de katledilmeyen bazı kız çocuklarının (Dersim’in Kayıp Kızları olarak tarihe geçen) ailelerinden koparılarak bilinmeyen aile ve yerlerde yaşamaya mahkum edilmelerinin trajedi ve dramı birlikte yaşamış olmaları gerçeği. Dersim Katliamı sonrasında başlatılan, Beyaz Sömürgecilik olarak da bilinen asimilasyon projesi katliamdan sağ kurtulan çocuklarla başlatılmış, bütün Kuzey Batı Kurdistan’da YİBO (Yatılı Bölge Okulları) ve YY (Yetiştirme Yurtları) ile bir sisteme dönüştürülmüştür. Bu yurt ve okullarda eğitim müfredatının temeli, asimile etme üzerine kurulmuştur. İdeolojik eksen Türkçülük ve İslam'ın Sünni-Hanefi mezhepçiliğidir. Yani orada okutulan çocuk ve gençler, Türk ve İslam olmak zorundadırlar. Dil olarak Türkçe dışında dil konuşulmaz ve yasaktır. Zaten herkes Türk’tür. Kürt Aleviler, Kürt Êzidîler, Kürt Hristiyanlar, Kürt Şafiiler orada unutulmak zorundadır. Yani Türk ve Hanefi olarak eğitilmekte, kendi dillerini; etnik, inançsal kimlik ve sosyal gerçekliklerini reddeden bir kimlik ve kişilik yaratmayı amaçlamaktadır.

Buralar, ilk kimliksel bunalımın ruhlara sirayet ederek kendi gerçek kimliklerine karşı utanma duygusunun yaratıldığı-yaşatıldığı merkezlere dönüştürülmektedir. Buralarda okuyan çocuklar, öyle bir utanma noktasına getirilmişlerdir ki; anne, baba ve çevrelerine karşı bir nefret ve utanç duyma psikolojisine girerek, yaz dönemlerinde bile ailelerine dönmeme psikolojisi yaşar olmuşlardır. Köylerine, ailelerine dönenler ise, o psikolojinin yarattığı travma ile yukarıdan bakan, aşağılayan, onları dillerinden, giysilerinden, geleneklerinden ötürü suçlayan bir ruh hali içinde sorun yaratan bir noktaya getirilmişlerdir. Yine yetiştirme yurtları ve yatılı diğer yurtlar aynı mantık silsilesi içerisinde öğrencileri devlete kazandırma, hizmetine koşma ve asimilasyonu derinleştirme rolü üstlenen merkezler konumundadır. Buralarda yetiştirilen, beceri ve zeka potansiyelleri biraz daha öne çıkan öğrencilere ilişkin de seçici davranılarak özel bir ilgi ortamı oluşturulmaktadır. Egemen asimilasyoncu akıl, nasıl ki Osmanlının son dönemlerinde aşiret okullarında yetiştirilen Kürt çocuklarını birçok kademede görevlendirerek devletin hizmetine koymuşsa Cumhuriyet dönemi ise, bu anlayışın daha gelişmiş ve inceltilmiş hali olarak devreye sokulmuştur.

HÜSEYİN VELİOĞLU KİMDİR?

Buradan Hizbulkontra ya da Hizbulşeytan olarak devşirilen ajan oluşumun kurucusu olduğu söylenen Hüseyin Velioğlu’na dönebiliriz. Beykoz’da bir villada polisle girdiği çatışmada öldürüldüğü söylenen, kimi iddialara göre de öldürülmesi bir senaryo olarak değerlendirilen Hüseyin Velioğlu’nun okul süreci ve ilişkileriyle ilgili üzerinde durulması gereken kimi noktaları açmak gerekiyor. Bu konuda öz yeğeninin anlatımına ve başka aktarımlara atıfta bulunacağız.

İlkokuldan sonra öğretmeninin ısrarı üzerine ortaokula kaydı yapılıyor. İlk kaydı yapılan ortaokuldan başka bir ortaokula geçiş yapıyor. Ortaokulu bitirdikten sonra Batman Lisesine gidiyor. Aynı yılın 20 Ekiminde aldığı bir tasdikname ile okuldan ayrılıyor ve 25 Ekim’de Mardin Yatılı Lisesine kayıt yaptırılıyor. Liseyi 1972 (01.07.1972) yılında orada bitiriyor. Yani üç yıl yatılı okuyor. “30.02.1973 tarihinde bu okuldan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine gönderilmiştir” deniliyor. Önceki bölümlerde Gladyonun Kurdistan’daki örgütlenmesinin Türk-İslam ve İslam-Türk üzerinden geliştirildiği, bu faaliyetin paralel bir şekilde yürütüldüğü, özellikle de Kürt halkının inançsal duygularının güçlü olması gerçeğinden hareketle, devşirme siyasetinde İslam'ın araçsallaştırıldığı vurgulanmıştı.

Yatılı okul ve yurtların asimilasyon amaçlı kirli yöntemlerle nasıl kullanıldığı dikkate alındığında; Siyasal Bilgiler Fakültesinde MTTB Gençlik Kolları Başkanlığına nasıl getirildiği, yurt ortamında nasıl silah sahibi olduğu ve sol gruplara karşı kullandığı düşündürücüdür. Yani sıradan bir öğrenci yaşamında silah olmaz. Henüz okulun ilk yılında örgütlü olmayan bir kişinin bazı kişi ve gruplara karşı silah kullanma noktasında olması düşünülemez. Silah taşıyorsan, hele hele bir yurt ortamında bunu yapabiliyorsan birilerini vurma, birilerini düşman olarak görme noktasındasındır. Bunun da, daha o dönemde sol-sosyalist gençlik çevrelerinin anti kapitalist, anti emperyalist eylem ve etkinliklerine karşı anti komünizm adı altında örgütlendirilerek devşirilmiş çevrelerin harekete geçirilmesi ile bağlantılı bir durum olduğu açıktır. 1973 yılında üniversiteye başlayan ancak 1980’de okuldan mezun olan bir kimlik, dönemin şartlarında “İslami mücadeleye yoğunlaşmak ve sürdürmek istiyordu” ile ifade edilemez. O dönemden başlayarak Kurdistan’da gelişen ulusal kurtuluş mücadelesine karşı harekete geçirilen güçlerin içindedir.

1979’da Êlih'te gerçekleştirilen Petrol İş Sendikası seçimlerinde Kürt Özgürlük Hareketinin çıkardığı adaya karşı, Özel Harp Dairesinin elemanı Yüzbaşı Temel Cingöz tarafından Türk faşist ve milliyetçilerinin adayı olarak Petrol-İş Sendikası başkanlığına aday gösterilmiş ve seçimleri kaybetmiştir. Dönemin tanığı olan Münir Ceylan; “Velioğlu daha 70’li yıllarda kimi resmi güçlerin desteğini arkasına aldı” diyecektir. Hizbullah'ı Veli Küçük ile birlikte kurdukları basına yansıyan Teoman Koman kendisine sorulan soruya verdiği cevapta; “PKK’nin baskılarına karşı kendini koruyan, dini inancı kuvvetli vatandaşlar” olarak kimliklerini silikleştirmeye çalışacaktır. Yani öyle söylendiği gibi 90’ların başında, PKK’nin bu çevreye baskı kurması üzerine buna tepki olarak silaha sarılmış değildir. Bu kişi daha 1973’ten itibaren silahlandırılmış biridir ve muhalif çevrelere karşı kullanılan bir kişiliktir. Mardin Yatılı Lisesine gidişinden başlayarak harekete geçirilmiş İslamcı/Türk Sentezci bir yetiştirmedir. Kaldı ki, Özel Harp ya da Gladyo örgütlemesinin resmi olarak görevlendirmesine de gerek yoktur. Devşirerek savaştırmak, militanlaştırmak daha etkili bir yol ve yöntemdir. Para ile satın aldığın birileri başkalarınca da satın alınmaya açıktır. Özel Harp, çoğu zaman birileri eliyle masum hedef ve amaçlar adı altında politik-siyasi, sosyal-kültürel ve inanç eksenli örgütlemeler geliştir ve yığınlarla kitleyi bu amaca uygun harekete geçirir. Bu kitle ya da kurumun yönetici noktalarında yer alan, ancak Gladyo merkezleriyle direk bağlantılı olmayan bireyler oluşumun ya tepedeki kişilerin karanlık ilişkilerini fark ettiklerinde bir şekilde ortadan kaldırılırlar. Hizbulkontra yöneticilerinden olup Velioğlu ile aynı evde kalan Molla Mansur Güzelsoy’un akıbetinin böyle bir gerçeklikten kaynaklandığı, “Velioğlu’nun MİT’le ilişkisini tespit edip, diğer örgüt yöneticilerine anlattığı” iddiası nedeniyle “1994 yılında, örgüt tarafından sabah namazı çıkışında dövülerek öldürüldüğü” bilinmektedir.

ABDULLAH ÖCALAN: HİZBULKONTRA MHP’NİN KURDİSTAN’DAKİ VERSİYONUDUR

Velioğlu’nun Risale-i Nur okuduğu ve onlardan etkilenerek İslami mücadelede gelişip güçlendiği söylendiğine göre, milli bir Kürt damarının da olması gerekmez miydi? Binlerce Kürt'ün katledilmesine ferman çıkaran ve en korkunç katletme yöntemleriyle ortadan kaldıran birinin milli bir yanının olduğundan; Kürtlüğünden söz edilebilir mi? Gladyo türü, yani kirli ve meşru olmayan yapılar, elemanlarını kullanabildikleri sürece deşifre etmemeyi, korumayı esas alırlar. Deşifre olmaya başlayıp kullanma süresi dolanların konuşmamalarını sağlamak için ya imha edilir ya da ortalıkta bırakılır ve hiç sahiplenilmezler. Türk Gladyosu'nun ‘seçkin’ elemanlarından JİTEM kurucularından olan Cem Ersever isimli Özel Harp Subayı, Kurdistan’daki kirli siyasetin giderek kendi devletleri aleyhinde bir karaktere dönüştüğünü fark ederek “arıza” çıkarmaya başlayınca ortadan kaldırılmış, devlet, kendi adına o kadar kirli işler yapan elemanının cenazesini bile sahiplenmemiştir. Velioğlu deşifre olup, cinayetleri sınırları aşarak zarar vermeye başlayınca da başına aynı şeyler gelmiştir.

Karanlık güçlerin genel kuralıdır; kirli ilişkiler üzerinden devletle bağlantılı olan bireyler, deşifre olup işe yaramaz paçavralar haline geldiklerinde, onların yerleri ya çöplük ya da fırınlardır. Buralarda, yani paramiliter/mafya tipi oluşumların elemanlarının yaşam garantileri olmadığından bunlar, devletin birçok kirli işinin ya yapanı ya da bileni-tanığıdırlar. Kendi yaşamlarını güvenceye almak maksadıyla bu işlerle ilgili belge biriktirir ve yaşam tapuları olarak saklarlar. Abdulhekim Velioğlu, Beykoz’daki çatışmadan söz ederken amcasının bazı belgeleri imha ettiğini, bazılarını da bilinçli yakmadığından söz etmektedir. Bir dönemin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu, Hatay’da Tuğgeneral Temel Cingöz’le birlikte yemek yerken, Cingöz’ün yanlarında ayakta duran birine “Gel otur Hüseyin dedi. Tabii Hizbullah operasyonundan sonra o adamın Hüseyin Velioğlu olduğunu öğrendik. Velioğlu’nun Beykoz’daki operasyonda öldürüldüğüne inanmıyorum.” Bununla başka bir yerlerde öldürülmüş olabileceğini ima ederken, Beykoz operasyonunun kuşkulu olduğuna işaret etmektedir. 

Hizbulkontra'nın şefi Hüseyin Velioğlu’nun öz yeğeni olan Abdulhekim Velioğlu, “… Kürtçü değil ümmetçiydi. Amcamdan hiçbir zaman Kürt ve Kurdistan söylemi duymadım. Bir Kürt devleti kurma söylemi duymadım” diyor. Bu ajan oluşumun kimliğine ilişkin olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, bunların Türk Gladyosu'na bağlı paramiliter bir oluşum olduğunu söylemiş ve “Hizbullah değil Hizbulkontra'dır. MHP’nin Kurdistan’daki versiyonudur. Dört dörtlük Türkçüdürler. Her biri azgın bir Türkçüdür. Kürtlüğü ağızlarına bile almazlar. Türkçülüğü gözükara yaparlar. Hem de bu kelimeyi anmadan bunu yaparlar. Kürt denilince, bu ırkçılıktır derler” diye ekliyor. Yine bu çetenin askeri kanat sorumlusu olduğu mahkeme kayıtlarına geçen Cemal Tutar isimli devşirme; “Cemaat içinde, Kürtlerden sonra en fazla çoğunluğu teşkil eden Zaza kardeşlerimiz, sonrasında Türk, Arap ve Çeçen kardeşlerimiz gibi çok farklı milletlerden Müslümanlar bulunmaktadır. Evet, biz Kürtçü değiliz” der. Buradan da anlaşıldığı gibi, İslam ve Ümmet adına yapılan şey, inkarcı-katliamcı bir rejimin militanlığıdır.

Yeğeni, “Türkiye’de bir Ümmet Devleti kurmak istiyordu” diye ekleyerek, nasıl kirli bir girişimin devşirilmiş Kürtler eliyle devreye sokulduğuna işaret etmiş oluyor. Kaldı ki, hangi kisve ve kavram ile anılman, bilinmen çok da önemli değildir. Esas ve önemli olan şey, yaptıkların ve bunlarla kime hizmet ettiğindir. Yeğeninin anlatımları önemlidir. “Kahramanlığından söz ederken hırsızlığını açığa vurmak” diye bir tabir vardır. Amcasının ‘kahramanlığını’ anlatırken onun gerçek kimliğini ele veriyor. Evet, o on yıllık gizli faaliyet kime karşı yapılmıştır? Müslüman olmayan bir ülke ve halk mı vardı da İslam tebliğ ediliyordu? Aslında Arif Doğan, 90 öncesi yıllardan bahsederek, “Kontr-hizbullahı biz kurduk. Hüseyin Velioğlu’nu iyi tanırım, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya karşı faaliyet yürütmek üzere Velioğlu’nun başında olduğu 4 kişilik bir birim kurduk” diyor. O dönemden başlayarak bunların harekete geçirildiğini söylerken, o 10 yıllık gizli tebliğ faaliyeti de anlaşılmış oluyor.

3. Bölüm;

* Hizbulkontra cinayetleri,

* Hizbulkontra-JİTEM-devlet ilişkisi,

* Katillerin AKP iktidarı tarafından serbest bırakılarak Hüda Par üzerinden görevlendirilmesi.