GÖRÜNTÜLÜ

Karasu: Verilen sözler yerine getirilmezse bekleyemeyiz

KCK YK Üyesi Mustafa Karasu, Kürt sorunu, silahların susması, örgütün kendini feshetmesi gibi meselelerin sıradan parti çıkarlarıyla yaklaşılacak bir durum olmadığına işaret ederek, “Verilen sözler yerine getirilmezse, biz de böyle bekleyemeyiz" dedi.

KCK YÜRÜTME KONSEYİ ÜYESİ MUSTAFA KARASU

Kürt sorunu, silahların susması, örgütün kendini feshetmesi gibi meselelerin basit, sıradan parti çıkarlarıyla yaklaşılacak bir durum olmadığını belirten Karasu, “Umut hakkı, İmralı’daki koşulların değiştirilmesi, Önder Apo’nun özgür ve rahat çalışma koşullarına kavuşması gibi verilen sözler yerine getirilmezse, biz de böyle bekleyemeyiz. Hareketimiz de bekleyemez. O zaman farklı değerlendireceğiz. Bu yaklaşımın ne anlama geldiğini daha açık ve net ortaya koyacağız” vurgusunda bulundu.

Karasu, sürekli dile getirdikleri “mevzuatta yok” meselesinin de bir bahane ve oyalama gerekçesi olduğunun, istedikleri taktirde hemen yapabilecekleri bir şey olduğunun altını çizdi.  

Türkiye’de PKK’nin feshedilmesini istemeyen, rant elde ettiği için savaşın sürmesini isteyen bir kesimin olduğuna işaret eden Karasu, Biz PKK’yi feshetmeyiz, silahlı mücadeleyi durdurmayız, demedik. Ama bunun olması için PKK kongresinin yapılması, Önder Apo’nun da katılması lazım” dedi ve “Temkinliliği asla bırakmayız” diye de ekledi.

Karasu, yeni süreçte daha büyük ve etkili bir mücadele yürüteceklerini şu ifadelerle kaydetti: “Önderliğin ortaya koyduğu çağrıyı somutlaştırmak, kongreyi toplamak, orada bu çağrı doğrultusunda hareket etmek istiyoruz. Bu konuda kendimizden eminiz. Tereddüdümüz yok. İkircikli değiliz. Kendimize güveniyoruz. Yeni bir mücadele sürecinde daha büyük ve daha etkili bir mücadele yürüteceğiz. Toplumun demokrasi mücadelesini genişleteceğiz.”

Müslüman dünyasının Ramazan Bayramı’nı kutlayan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun değerlendirmelerinin tamamı şöyle:

Bu ayda önemli şehadetler oldu. Yine yakın zamanda mücadelemizde çok önemli yeri olan değerli analarımızdan Sakine Ana’yı (Sakine Arat) kaybettik; ona da Allah’tan rahmet diliyorum. PJAK kurucularından Hecî Ehmedî de bu ay içinde yaşamını yitirdi. Onu da minnetle anıyorum. Çok değerli bir insandı. Kürt halkının mücadelesinde önemli bir yeri olmuştur. Hem Doğu Kürdistan’daki özgürlük mücadelesinde hem de Kürdistan’ın dört parçasında yürütülen özgürlük mücadelesinde Hecî Ehmedî’nin önemli katkıları olmuştur. Onu da her zaman hatırlamak gerekiyor. 

Bu Newroz ayında, Newroz’u bugünlere getirmede çok önemli rolü olan Çağdaş Kawa Mazlum Doğan, Zekiye Alkan, Rahşan Demirel, Ronahî ve Bêrîvan yoldaşları da saygıyla, minnetle anıyorum. Eğer Newroz bugünlere gelmişse, onların mücadelesinin, duruşunun, tutumunun çok önemli bir rolü olmuştur. 

Yine Kahramanlık Haftası’nda, 28 Mart’ta Mahsum Korkmaz yoldaşın şehadeti var. Mahsum Korkmaz’ın bu mücadeledeki yeri bilinmektedir. Halk ordulaşmasında, genel mücadelenin başlatılmasında, geliştirilmesinde onun da duruşunun, tutumunun çok önemli bir rolü vardır. Onu da halk olarak her zaman anacağız, mücadelemizde yaşatacağız. 

Mücadelemizin ilk dönem şehitlerinden, 28 Mart 1980’de Mardin Şikestûn’da üç yoldaşımızın şehadeti var. Mehmet Kurt, Ahmet Kurt ve Salman Doğru… Bunlar da mücadelemizin ilk önemli militanlarıydı. Gerçekten değerli arkadaşlardı. Onları da minnetle, saygıyla anıyorum. Şehit düştükleri zaman biz cezaevindeydik. 

Yine bu ay içinde şehit düşen Abdurrahman Timokî’yi de minnetle, saygıyla anıyoruz. Çok değerli bir insanımızdı; din adamıydı, inanç insanıydı. Ama yaşının son yıllarında Apocu oldu, PKK’li oldu, partiye katıldı. Çünkü o, inandığı dindeki, İslam’daki tüm olumlu değerleri partimizde gördü. Partimizin, onun inandığı gerçek ahlaki değerleri, vicdani değerleri, toplumsal değerleri yaşattığını gördü. Gerçekten de bir Apocu oldu.

Öyle ki, o yaşında partiye katıldıktan sonra Halep’te halk çalışması yapmıştır. Belki bu az biliniyor ama bizzat Önder Apo tarafından görevlendirilmiş bir komite içinde, Halep’te halk çalışması yapmıştır. Çünkü PKK’nin mücadelesinin gelişmesini, kendi düşündüğü amaçların, değerlerin gerçekleşmesi olarak görmüştü. Son nefesine kadar da bu harekete bağlı kalmıştır. Onu da minnetle, saygıyla anıyorum.

PKK ÖZGÜRLÜK ŞEHİTLERİNİN TAKİPÇİSİDİR

Tabii ki bu ay içinde iki önemli olay var. Birincisi; Doğu Kürdistan’da Mahabad Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra önderlerinin idam edilerek şehit edilmesi var. Qazî Mihemed ve arkadaşlarının idam edilmesi var. Onları da minnetle anıyorum. Onların da Kürt halkının özgürlük mücadelesinde çok önemli yerleri var. Kürt yükselişinin ayakta kalmasında, Kürtlerin özgürlük tutkusunun canlanmasında büyük rol oynamışlardır. Onlar da bu mücadeleye büyük katkıda bulunmuşlardır. Zaten biz de mücadelemizle onların anısına cevap vermiş bulunuyoruz. 

PKK, geçmişte Kürdistan için mücadele etmiş tüm özgürlük şehitlerinin takipçisidir. Onların anılarını, mücadelelerini kendi mücadelesinde yaşatandır. Dün de böyleydi, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. 

Tabii ki anmamız gereken diğer şehadetler de var. Bu da 30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının çatışarak şehit düşmesidir. Mahir Çayan, Türkiye devrimci hareketinde çok önemli bir önderdir. Eğer bugün Türkiye’de bir sol gelenek, bir devrimci ruh, bir heyecan varsa, bunun yaratılmasında, sürdürülmesinde ve bugüne kadar taşınmasında Mahir Çayan’ın düşüncelerinin, pratiğinin çok önemli bir etkisi olmuştur.

Önder Apo da Mahir Çayan’ın sempatizanıdır. Zaten Mahir Çayanlar Kızıldere’de katledildiğinde, Mahir Çayan’ın okuduğu okul olan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Önder Apo boykota öncülük yapmıştır. O zaman gençtir, üniversite birinci sınıf öğrencisidir. Herhangi bir örgütte de değildir. Bir devrimci sempatizandır, Mahir Çayan sempatizanıdır. Ve boykota öncülük yapar. Bu öncülük yapmasından dolayı bir süre cezaevinde kalıyor. Denizlerin, Yusuf’un, Hüseyin’in idam edildiği dönemde Önder Apo da yedi ay cezaevinde kalıyor.

Mahir Çayanların mücadelesi, direnişi bizim mücadelemize de etkide bulunmuştur. Hâlâ da bizim mücadelemizde yaşıyor. Onları da minnetle, saygıyla anıyorum.

KÜRT HALKI 50 YILDIR KENDİNİ YENİDEN YARATIYOR

Yine bu ayda çok önemli bir olay var. Mûş’ta 14 gerilla yoldaşımız kimyasal silahla katledildi. Bu durum, Amed’de ve bütün Kürdistan’da büyük bir infial, büyük bir öfke yarattı. Bunun sonucu olarak bütün Amed ayağa kalktı. O Mart 2006 Amed eylemi, Kürdistan tarihindeki çok önemli eylemlerden biridir. Kürdistan’da yurtseverliğin, direniş ruhunun, militanca duruşun, halkın yurtseverlik ve mücadele ölçülerinin yükseltildiği bir gündür. O gün Amed kendini bir kez daha yeniden yaratmıştır. Zaten 50 yıllık mücadelemiz boyunca Kürdistan halkı sürekli kendini yeniden yaratmaktadır. İşte 2006 Mart Serhildanı da Kürdistan halkının, Amed halkının kendini yeniden yarattığı bir sayfa olmuştur.

Şu önemlidir. Amed’in ruhu demek, Kürdistan’ın ruhu demektir. Amed’in direnişçiliği, Kürdistan’ın direnişçiliğidir. Amed’in yurtseverlik ölçüleri, mücadele ölçüleri aynı zamanda bütün Kürdistan’ın yurtseverlik ve mücadele ölçülerini ifade eder. Bu açıdan 2006’daki Amed Serhildanı, Kürdistan’daki yurtseverlik, mücadele ve serhildan ölçülerinin daha da yükseldiği bir gün olmuştur. Bir kez daha vurgulayalım; o gün Amed halkı kendini yeniden yaratmıştır. Kürdistan halkının bütün değer ölçülerini de yükseltmiştir. Sadece kendi mücadele ölçülerini, yurtseverlik ölçülerini, direnişçi ölçülerini değil, bütün Kürdistan halkının yurtseverlik, mücadele ve direnişçi ölçülerini yükseltmiştir. Bu ay vesilesiyle, o 14 yoldaşımızı minnetle ve saygıyla anarken, ayağa kalkan Diyarbakır halkını da bir kez daha selamlıyorum.

Kahramanlık Haftası’nı yaşadık.  Tabii bu sembolik bir haftadır ama bugün Kürdistan gerillası tümüyle kahramanlaşmıştır. Halk da tümüyle kahramanlaşmıştır. Bu tabii 50 yıllık mücadelenin sonucudur. Ama başlangıcını yaratan, büyük fedai Önder Apo’dur. Kürtlüğün, Kürdistan’ın unutulduğu, unutturulduğu, Kürtler ve Kürdistan için mücadele etmenin en büyük suç sayıldığı o koşullarda Önder Apo bunu göze alarak mücadeleyi başlatmış ve büyük bir fedailik örneği göstermiştir. Böyle anlamak lazım. Zaten Önder Apo, “Ben Kürdistan sömürgedir,” derken, o dönem neredeyse kulağa fısıldayarak söylüyordu. Çünkü yeni, radikal bir örgütün, Kürdistan’ın kaderini değiştirecek bir örgütün ortaya çıkması, Türk devleti için en büyük düşmanlık, en büyük tehlike demekti. Buna önderlik cesaret edebilmiştir. 

Bir de Önderliğin o yıllardaki adımını şöyle ele almak gerekiyor. O dönemde Türkiye solu tabii ki etkiliydi. Gençlik içinde, sol kesimde etkiliydi. Yine Kürt gençleri içinde bazı grupların, Rizgarî veya DDKD gibi grupların etkili olması vardı. Yani reformist milliyetçiliğin ya da işbirlikçi milliyetçiliğin etkili olması durumu vardı. Bu ortamda ayrı bir grup olarak çıkmak çok önemli bir cesaret, çok önemli bir adımdı. Kolay değildi. O koşullarda çıkış yapmak, grup oluşturmak, gelişmek ve büyümek hiç kolay değildi. Böyle bir Kürt grubunun, böyle bir Kürdistan Özgürlük Mücadelesi için örgütlenen bir grubun gelişmesi kolay değildi. Zaten ilk günden itibaren hem Türkiye’deki sol güçler tarafından dışlanmış, öteki olarak görülmüş hem de Kürt grupları tarafından küçümsenmiş, bir öteki gibi algılanmıştır.

ÖNDER APO FEDAİLER ORDUSU, FEDAİ BİR HALK ORTAYA ÇIKARDI

Grup ilk ortaya çıktığında hem Türk solundaki grupların önemli bölümü hem de kimi Kürt grupları, “Apo yanına 15-20 kişi almış, Kürdistan’ı kuracakmış,” diye adeta alay ediyorlardı. Küçümsüyorlardı, gülüyorlardı. Bu grup, böyle bir ortamda ortaya çıktı ve Önder Apo ilk sözlerinde şunu dile getirmişti: “Kürdistan devrimi zordur, kolay değildir. Bir grup olarak gelişeceksek, bu mücadeleyi yürüteceksek bu zorlukları göze alacağız. Herkes bunu göze almalı” demişti.

Yani bizlere, “Devrimin kolaylığı şöyledir, böyle imkânlar vardır” demedi. “Koşullar zordur, imkân yoktur, sıkıntılı bir dönemdir, zor bir coğrafyadır, düşman zalimdir” dedi. Hatta Kürdistan toplumunun gerçeğini o dönem anlatırken, Kürdistan’daki sömürgeci egemenliğin ne kadar derin olduğunu göstermek için, Kürdistan toplumunun bize ne kadar duyarlı olup olmadığını yansıtmak için, “Neredeyse kendisine ihanet etmemiş tek Kürt kalmamıştır” ifadesini kullanmıştır. Bunu söylerken, bu soykırımcı sömürgeciliğe karşı irade gösterip ciddi bir mücadele vermeyi göze alabilen bir kişiliğin, bir düşüncenin, bir duruşun pek kalmadığını kastetmiştir. Çünkü Türk devletine, soykırımcı sömürgeci Türk devletine karşı mücadele etmek kolay değildi. Öyle sözle, lafla, sloganla olmazdı.

Bu açıdan Önderlik, böylesi bir düşünce ve duygu yokluğunu, böylesi bir direniş anlayışının eksikliğini, böyle bir tutum olmayışını dile getirmiştir. Tabii ki Kürt gerçeği, Kürt halk gerçeği vardı ama Türk devletinin soykırımcı ve sömürgeci politikalarını engelleyebilecek, durdurabilecek düzeyde iradi bir duruş yoktu. O dönem, bir soykırımcı-sömürgeci kuşatma içerisinde debelenen bir toplum gerçekliği vardı.

İşte böyle bir toplum gerçeğinden fedailer ordusu ortaya çıkardı, fedai bir halk ortaya çıkardı. Bugün Kürt halkı da fedaidir; dünyanın en fedai halkıdır. Peki bu nasıl ortaya çıktı? İlk başta Kürt’ü eleştirdi, eksiklerini, yetersizliklerini ortaya koydu. Tabii Kürt’ü eleştirirken aynı zamanda kendisini de eleştirdi. Hatta bize, “Kürdistan’da tam anlamıyla insan yoktur, tam olma mücadelesi vereceğiz” diyordu. Böyle bir gerçeklik tabii ki fedailiği doğurdu.

Önderliğin en önemli özelliklerinden biri çok önemli: Öyle derin bir yurtseverlik, öyle derin bir özgürlük tutkusu var ki onda; bu duygu ve düşünceleriyle, üslubuyla, tarzıyla insandaki öfkeyi açığa çıkarıyor, Kürdistan’daki soykırımcı sömürgeciliğe karşı öfke yaratıyordu, öfkeyi yükseltiyordu. İşte bu fedailiği yarattı, büyük bir halk direnişçiliği ortaya çıkardı.

Çünkü üzerinizde uygulanan zulmü, baskıyı derinden hissetmezseniz ve öfkeniz açığa çıkmazsa, derinliği kavrayamazsanız, büyük bir mücadele de veremezsiniz. Önderliğin en önemli etkisi buydu. Karşısına gelen ister halk olsun, ister yeni bir genç olsun, ister kendi grubuna yeni katılan bir kişi olsun, hepsinde öfke, bilinç ve özgürlük tutkusu yaratıyordu.

Fedailik işte öyle ortaya çıkar. Özgürlük için fedaice bir ruh ortaya çıkar. Nasıl ki Kemal Pir, “Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyorum” demişti, Önderlik de insanların uğruna fedakârlık yapacağı bir amaç, bir yaşam çizgisi ortaya koydu. Böyle olunca da tabii büyük fedailikler ortaya çıktı. Zindandaki 14 Temmuz Ölüm Orucunu doğuran, Önder Apo’nun fedai kişiliğidir. Önder Apo’nun ruhudur. Önder Apo’nun soykırımcı sömürgecilere karşı yarattığı öfkedir, mücadele ruhudur, özgürlük tutkusudur, ki zindanda da bu direniş boyutunu ortaya çıkarmıştır. Böyle görmek lazım.

Önder Apo’nun fedailiğini, tutkusunu, özgürlük aşkını, düşmana karşı, soykırımcı sömürgeye karşı, öfkenin en ileri biçimde zindanda pratikleşmesi olarak anlamak gerekir. Önderliğin duygularının pratikleşmesidir bu.

İşte 50 yıl boyunca Önderlik buna öncülük yaptı ve böylelikle Mazlum’dan Mahsum’a, Asya’dan Rojger’e kadar yüzlerce, binlerce fedai yarattı. Bunların hepsi, Önder Apo’nun özgürlük tutkusu, Önder Apo’nun amaca bağlılığının, yarattığı derinlik ve bilincin, toplumda ve kadroda ortaya çıkmasının sonucudur. Böyle ele almak gerekir.

NEWROZ TUTKUSU ÖZGÜRLÜK TUTKUSUDUR

Gerçekten de bu Newroz, zirve Newroz’du. Laf olsun diye söylemiyorum, gerçekte öyleydi. Beklediğimizin ötesinde bir Newroz duruşu, heyecanı, coşkusu, toplumun sahiplenmesi ortaya çıktı. Tam anlamıyla bir “Newroz halkı” olduğunu gösterdi.

Önder Apo, Kürt halkına “Newroz halkı” dedi. Newroz halkı derken, direnişçi bir halk, direnerek kendini yaratan bir halk kastediliyor. Newroz’un bu kadar gelişmesi, derinleşmesi aynı zamanda halk gerçeğinin de derinleşmesidir. Newroz’un derinliği, gücü, etkisi ne kadarsa halk gerçeği de o kadar vardır. 

1970’lere geldiğimizde özellikle Bakûrê (Kuzey) Kürdistan’da Newroz gerçeği oluşturuldu. Newroz’la halk gerçeği iç içedir. Çünkü Newroz, Kürt halkının en temel kültürel değeridir. Özgürlük tutkusunu yaşatan bir değerdir. O nedenle 1970’lerde gerçekten belli bir düzeyde gelişmeye başlamıştı.

Bu konuda ne hissettiğim soruluyor? Bizim ilk 1977’de, Antep’te yaptığımız Newroz var. İlk büyük Newroz’umuz, yani etkili Newroz’umuz 1977’de Antep’teydi. O zaman bütün tepelere lastikler yığdık. Bütün Antep’in büyük kavşaklarına lastikler yığdık. Sonra da bankalarda bombalama yaptık. Aynı saatlerde yüksek tepelerdeki lastikler de yakıldı. O yol kavşaklarında lastikler, ateşler yandı.  Newroz’u bilmeyen Antep halkı -ister Türk olsun, ister Kürt- şaşırmıştı. “Ne oldu, bugün neden her taraf yanıyor? Ateşler yükseliyor?” diye.

O günden bugüne, her yıl Newroz kendini daha da geliştirerek, daha da anlam derinliği kazanarak, daha geniş bir toplumsal kesim tarafından sahiplenilerek büyüdü, bugüne geldi. Kürt halkı da büyüyüp gelişti, özgürlük ve demokrasi duyguları büyüyüp gelişti. İşte bugüne ulaştı. Newroz’un bu tutkusu, aynı zamanda Kürt halkının özgürlük tutkusunun, demokrasi tutkusunun, adalet tutkusunun, kendi değerleriyle yaşama isteğinin yükselmesi ve derinleşmesi anlamına geliyor. Bu açıdan çok önemliydi. Yani bu halk ezilebilir mi hâlâ, tarihten silinebilir mi, özgürlük mücadelesi geriletilebilir mi? Mümkün değil.

İşte bu nedenle Newroz sadece bir gün değildir. Kürtler için ne anlama geliyor, Kürdistan için, Ortadoğu halkları için ne anlam taşıyor; öyle bir yerden bakmak gerekiyor. Bu Newroz ile Kürt halkı yalnızca kendisi için değil, Ortadoğu’da özgürlük ve demokrasinin öncüsü olduğunu gösteriyor. Özgürlük tutkusu, demokrasi tutkusu, halk adalet tutkusu, haksızlığa karşı mücadele tutumu…

Bunun bu kadar toplumsallaşması —yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine— Kürt toplumsal gerçeğinin, Newrozlar şahsında ve yürütülen on yıllarca mücadelenin sonucunda, hangi düzeye ulaştığını kanıtlıyor. Newrozları böyle görmek lazım. Bu açıdan gerçekten biz de çok heyecanlandık.

Bütün Kürdistan parçalarında, Doğu Kürdistan’daki Newrozlar bu yıl farklıydı. Avrupa’daki, Rojava’daki, Bakur’daki farklıydı. İstanbul Newrozu çok büyük geçti; elli yıllık mücadelenin getirdiği sonuçların ulaştığı düzeyin bir göstergesi oldu. Aynı zamanda güncel olarak da Önderliğin 27 Şubat’ta yaptığı çağrıyı büyük bir sahiplenme oldu.

Her zaman diyoruz ya, her yılın Newroz’u, o yılın mücadele programıdır, o yılın kongresidir. Yani o yıl nasıl mücadele edileceği, hedeflerinin neler olduğu Newroz meydanlarında ortaya konur. Bu yılki Newroz, tamamen Önder Apo’nun 27 Şubat tarihli mesajının, Kürt halkı tarafından kabul edilmesi, onaylanması ve sahiplenilmesiydi. Çok önemliydi bu sahipleniş. Önder Apo’nun çağrısı ve İmralı’da verilen fotoğraf, toplumu motive etti. Büyük bir enerji ortaya çıktı.

Tabii bu, Önder Apo’nun büyüklüğüdür. Önder Apo bir halk gerçeği yarattı. Bunu herkesin görmesi gerek. Önder Apo’nun öncülüğünde PKK’nin yarattığı değerleri herkesin takdir etmesi, fark etmesi gerek. Bu sıradan bir şey değil. Ortada öyle bir halk gerçeği var ki Rojhilat’ta etkilidir, Başûr’da etkilidir, Rojava’da, Avrupa’da, dünyada etkilidir. Hepsi Önder Apo’nun öncülüğüdür, Önder Apo’nun duygu ve düşüncelerinin ürünüdür. Şu anda herkesin bunu takdir etmesi gerekiyor. Ortadoğu’da nasıl bir “Kürt iklimi” olduğunu görüyoruz. Bu olmazsa, bu mücadele olmasa Başûr’da kazanım ortaya çıkabilir miydi? Rojava’da kazanım ortaya çıkabilir miydi? Hangisi korunabilirdi? Herkes bu gerçekliği görmeli.

Newroz halkı ne yarattı, ortaya ne çıktı? Bu görülmezse herkesin yüzüne gözüne durur. “PKK ne yarattı, Önder Apo ne yarattı? Bu olmadan hangi kazanım olabilirdi? Mücadelemizin varlığı ortamında bazı şeyler elde edildi, kazanıldı ve korunuyor.  İşte Newroz’un büyüklüğü derken, bütün Kürdistan parçalarında halk böyle canlı bir biçimde Newroz’u sahiplenirken, bu canlılığı yaratan nedir, bir de bunun sonuçları nedir; bunlar görülmeli.

VERİLEN SÖZLER YERİNE GETİRİLMEZSE HAREKETİMİZ BEKLEYEMEZ

Önder Apo çağrıda bulundu. Bu çağrı neydi? Aslında Devlet Bahçeli, “Çağrı yapsın, örgütün feshedileceğine, savaşın durdurulacağına dair çağrı yapsın” demişti. “Çağrı yapsın, o zaman umut hakkı da devreye girer” diye ilave etmişti. Önder Apo çağrı yaptı. Hem örgütün kendi kendini feshetmesi doğrultusunda hem de silahlı mücadelenin durdurulması doğrultusunda çağrıda bulundu. Fakat bunun için kongrenin toplanması ve kendisinin bu kongreyi yönlendirmesi gerektiğini söyledi. Evet, bu konular İmralı’da tartışılmış, değerlendirilmiş konulardır. Besê ve Abbas arkadaşlar da buna dikkat çektiler. Bir hafta, on gün içinde Önder Apo’nun koşulları değişecekti çağrıyla beraber. Ama hiçbir adım atılmadı.

O zaman, neye inanacağız?. Çağrı yapılsın, umut hakkı devreye girecek, denildi. Çağrı yapıldı, umut hakkı devreye girmedi. İmralı’daki koşullar değişecek denildi, değişmedi. Önder Apo özgür ve rahat çalışma koşullarına kavuşacak denildi; bu da olmadı.

Bu durum tabii ki AKP-MHP iktidarının ne amaçladığı, ne hesapladığı konusunda kuşkular yaratıyor. Büyük bir sorun Kürt sorunu, silahların susması, örgütün kendini feshetmesi gibi meseleler… Bunlar basit değildir. Kendileri 50 yıldır Türk devletine sorun oluyor diyorlar. Demirel de “Bin yıllık en büyük isyan” diyordu. E böyle mi yaklaşacaklar? Yani öyle dar, basit, sıradan parti çıkarlarıyla yaklaşılacak bir durum değil.

Bu nedenle biz de bekliyorduk, Önderlik de bekliyordu. Adımlar atılmasını bekliyorduk, görüşmelerin sürmesini bekliyorduk. Ne oldu? Heyetler gitmiyor. Bu da aslında bir oyalama, bekletme gibi görünüyor. Duruma göre hareket etme gibi…

Aslında ortada verilen sözler var. Hem Bahçeli’nin sözü hem İmralı’daki çeşitli sözler var. Bunlar yerine getirilmiyor. Bu durumda ne olacak? Biz yine soğukkanlı davranıyoruz. Önderlik de soğukkanlı, sabırlı yaklaşıyor. Ama bir sınır var. Bir halkın partisine, önderine, örgütüne böyle yaklaşmak olmaz. Bu gayri ciddi bir tutumdur. Hiçbir sözün değeri kalmıyor. Kendileri “Hızlansın!” diyor, “Hızlı sonuç alalım,” diyorlardı. Hani nerede? Bu bakımdan cidden kuşku verici bir durumdur. Biz de başından beri Türk devletinin yaklaşımına dair kuşkularımız olduğunu söylemiştik. Adım atılmaması bu kuşkuları daha da artırmıştır.

Evet, belki biraz daha beklenir, sürece bakılır. Ama eğer yine adım atılmaz, verilen sözler yerine getirilmezse, biz de böyle bekleyemeyiz. Hareketimiz de bekleyemez. O zaman farklı değerlendireceğiz. Bu yaklaşımın ne anlama geldiğini daha açık ve net ortaya koyacağız. 

MEVZUAT MESELESİ SADECE BİR BAHANE, BİR OYALAMA GEREKÇESİ

AKP-MHP faşist iktidarı, İmralı işkence sisteminin lağvedilmesi gündeme gelince sürekli ‘mevzuat’ demesine gülüyoruz. Sen hangi mevzuata uyuyorsun ki? Yaptığın zaman “mevzuat var” diyorsun, yapmadığında da olmuyor. Kim ne derse dinlemiyorsun. Avrupa Birliği söylüyor, dinlemiyorsun. Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi diyor, dinlemiyorsun.

Bu kadar “mevzuat” demek, dalga geçmek gibi bir şey. “Bizim mevzuatımızda yok,” diyorlar. Neymiş, “umut hakkı mevzuatta yok!” Türkiye, Avrupa Konseyi içinde bir ülke, Avrupa Birliği’nin yasalarının kendi yasaları üzerinde üstünlüğünü kabul etmiş, uluslararası yasaların anayasa üstü olduğunu kabul etmiş. Zaten umut hakkı konusunda Avrupa Mahkemesi, “uygula” dedi. Çok önceden de söylemişti.

Bu açıdan “mevzuat” diye bir şey yok. İsteseler hemen yaparlar. Hangi mevzuat engel olacak? Ama şu var. Önderlik de Hareketimiz de hep söylüyor. Demokratik alanda da bunun dile getirildiği oluyor. Bazı yasaların hemen çıkması lazım. Biz de söylemiştik, muhalefet de söylemişti: Meclise getirsinler, meclis karar versin. Meclis her şeyin üstündedir. Yasaları Meclis çıkarıyor. Ayrı bir Saray devleti var şu anda. Erdoğan’ın istediği yasalar çıkıyor, istemediği çıkmıyor. Bir bakıma Saray’ın dediği oluyor. Ama muhalefetin tamamına yakını, “Evet, meclise gelsin, biz destekleriz,” diyor. Reddetmiyorlar. Anayasa maddesi dahi değiştirilebilir. Bütün partiler, “Sorun mecliste çözülsün” diyor.

Demek ki bu “mevzuat meselesi” sadece bir bahane, bir oyalama gerekçesi. Yoksa gerçek bir altyapısı yok.

SAVAŞ SÜRDÜKÇE BAZILARI RANT ELDE EDİYOR

Açıktır ki ateşkese karşı çıkanlar, savaş sürsün diyenlerdir. Aslında Türkiye’de belli bir kesim var, savaşın sürmesini istiyor. Ranttan, “terörle mücadele” bahanesinden faydalanıyor. Önder Apo 1990’larda “Apo ve PKK rantı” diyordu. Savaş sürdükçe bazıları rant elde ediyor. Hâlâ bu sürüyor. Ayrıca savaşı bahane ederek muhalefeti bastırıyorlar, herkesi terörize ediyorlar. Legal partiyi bile “terörle ilişkili” diye damgalıyorlar.

Bir de meselenin bu yönü var. Bu gerekçeleri kaybetmek istemeyen kesim, savaşın sürmesini istiyor. Ateşkese de karşı çıkıyor. Şimdi Önder Apo bir çağrı yaptı: “PKK kongresini toplayacak, orada kendisini feshedecek, silahlı mücadeleyi durduracak.” Nasıl olacak bu? İki şeyin olması lazım. Birincisi, kongrenin toplanabilmesi için güvenli koşulların sağlanması lazım. Yani saldırıların durması gerekiyor. İkincisi, Önder Apo’nun da kongreye katılması, yönlendirmesi lazım.

Hiçbir parti, kongresi olmadan feshedilmez. Kongre yapılacak. “Parti tüzüğünde ‘feshi şu kişi yapar’” diye bir şey yok. Ancak kongrenin kararı fesih olabilir. Kongre kararı olmadan “Ben feshettim,” desem de PKK üyeleri kongre yapmazsa parti devam eder. Çünkü bir kongre kararı yok. Onun için kongre şart. Güvenli de olmalı. Bunun da ateşkes ortamında olması gerek. Savaş tüm hızıyla sürerken, saldırılar devam ederken nasıl kongre olacak? Olmaz.

Demek ki PKK’nin feshedilmesini istemiyorlar. Yoksa kongre yapılmasını sağlayacaklar ve Önder Apo katılacak. Öyle olunca belki feshedilebilirdi. Olabilir. Biz de bu konuda “Kongre kararıyla feshedelim” diye itiraz etmiyoruz. Önderlik katılır, PKK kongresi toplanır. Silahlı mücadele bırakılabilir. Ama bunları yapacak koşullar gerekiyor.

Arkadaşlar defalarca söyledi. Bu partinin kurucusu Önder Apo’dur. “Parti” demek ideoloji demektir, siyaset demektir; onu şekillendiren de bu önderliktir. Böyle bir gerçeklik var. Bugün de PKK, Önder Apo’nun ideolojik çizgisi doğrultusunda mücadele veriyor. Kendini birçok bakımdan değiştirdi. 1990’larda değiştirdi, yeni paradigma ile değiştirdi. Şimdi yine değiştirecek. Nedir? Silahlı mücadele yerine başka mücadele yöntemleri devreye girecek. Zaten kendileri “Demokratik siyaset” falan diyor. Bu açıdan çağrımız önemliydi.

Biz sorumlu davrandık, o çağrıyı hemen karşıladık, Önderliğin çağrısını kabul ettiğimizi belirttik. Gereklerini yerine getireceğimizi söyledik. Daha ne yapacağız? Biz gereklerini yerine getiriyoruz, karşı taraf getirmiyor. Biz PKK’yi feshetmeyiz, silahlı mücadeleyi durdurmayız, demedik. Ama bunun olması için PKK kongresinin yapılması, Önder Apo’nun da katılması lazım. Şimdiki yaklaşım doğru değil.

Devlet Bahçeli çıkıp “Malazgirt’e gelsinler, orada yapsınlar,” filan diyor. Bunun ciddiyeti yok. Savaşı durdurmayacaksın, gördüğün PKK’liyi öldüreceksin, saldırılar sürecek. Bu ne demek? Her PKK yöneticisini, gerillasını gördüğünde vuracaksın. O zaman nasıl kongre olacak? Dolayısıyla Devlet Bahçeli’nin bu yaklaşımları da ciddi değil. Zaten kendi çağrısına da uymadı. “Önderlik çağrı yapsın, umut hakkı uygulansın” demişti. Ortada bir şey yok. Demek ki bir çevre var savaşın sürmesini isteyen.

SÜRECİ İLERLETMEK İSTİYORUZ AMA TEMKİNLİYİZ

Halkımız Önder Apo’ya güveniyor, Parti’ye güveniyor. Bu sürecin Önder Apo tarafından yönetilmesine dair bir kuşkusu yok halkın. Önder Apo’nun halkın çıkarları doğrultusunda bir şey yaptığını, bu harekete de güvendiğini biliyor. Bu anlamda halkta sorun yok. Güveniyor. Nitekim Newroz’da halk, çağrıyı tüm gücüyle sahiplendi.

Fakat Türk devletinin, AKP-MHP iktidarının hiçbir adım atmayışı, dostlarda ve halk içinde kuşkuyu artırıyor. Biz de zaten biliyoruz: Türk devleti söz konusu olduğunda temkinliyiz. Hep temkinliyiz. Süreci ilerletmek isteriz ama temkinliyiz. Temkinliliği de asla bırakmayız. Fakat temkinli olmak, “hiçbir şey yapmamak, bir süreci ilerletmemek, başarıya götürmemek” anlamına gelmemeli. Öyle ele almak lazım.

MAKSADIMIZ YENİ BİR MÜCADELE DÖNEMİNE GİRMEK

Şimdi bizim maksadımız yeni bir mücadele dönemine girmek. Yeni bir mücadele dönemi, yeni bir başlangıç… Eski mücadele yol ve yöntemleri yerine, yeni mücadele yol ve yöntemleriyle devam etmek. Amaçlarımızı öyle gerçekleştirmek… Zaten paradigmamız belli; programımızda da değişiklik yok. Biz yeni paradigma ile o devletçi, iktidarcı zihniyeti bıraktık. Eski devletçi, iktidarcı anlayışı terk ettik, devletten ve iktidardan uzak, özgürlükçü ve demokratik bir anlayışa geçtik. Kürt halkının temel haklarına en iyi şekilde böyle ulaşacağına inandık. Devlet yerine demokratik konfederalizm dedik; radikal demokrasi dedik, demokratik özerklik dedik. Bunların hepsi aşağı yukarı aynı kavramlar.

“Demokratik toplum nedir?” diyenlere de söylüyoruz: Demokratik toplum, örgütlü toplum demektir; tüm toplumun örgütlenmesi, toplumu demokratikleştirmek demektir. Bu temel üzerinde demokratikleşme gelişecek. Bunun içinde de farklı kimlikler, farklı kesimler birbirine demokratik temelde yaklaşacak. Türkiye halkıyla Kürt halkı da demokratik temelde yaklaşacak. Demokratik toplum, toplumun içindeki bütün farklı kesimlerin birbirine özgürce yaklaşmasıdır.

Radikal demokrasi de örgütlü topluma dayalı demokratik bir örgütlenmedir, demokratik bir sistemdir. Demokratik konfederalizm de öyledir. Bu, bir devlet biçimi değildir; toplumun kendi örgütlenmesine dayanan bir toplumsal-siyasal düzendir. Toplum devletten beklemeden kendi sistemini kurar. Tabii ki devlet de demokrasiyi engellemeyecek bir düzeyde duyarlı olur. Böyle bir perspektifimiz var.

Kürt sorununun çözümü için ne istediğimiz bellidir. Kürt halkının temel demokratik talepleri vardır; tartışılmayacak hakları vardır. Anadilde eğitim tartışılmayacak haktır, kendi özyönetimi tartışılmayacak haktır, kendi kimliği vardır. Bunların hangi yol-yöntemlerle gerçekleşeceği konusundaki yaklaşımımız da bellidir. Yeni mücadele sürecinde bunlar konuşulabilir.

Fakat “demokratikleşme” diyoruz, önderlik “demokratik dönüşüm” diyor, “demokratik toplum” diyor. Ama adım atılmayınca dostlarımız ve halkımız, “Bunlar mı demokratik dönüşüm yapacak, bunlar mı demokratik toplum kuracak?” diye kuşku duyuyor. Evet, bu kuşkular yersiz değil. Demek ki demokratik mücadele sürecini kabul etmiyorlar, mücadeleyi demokratik çerçevede yürütmeye yanaşmıyorlar. Dolayısıyla baştan beri halkın ve dostların taşıdığı kuşku devam ediyor, kimse de bu kuşkuya haksızdır diyemez.

Öte yandan biz de şunu söylüyoruz. Önderlikle böyle bir süreci yürütmek istiyoruz; Önderliğin ortaya koyduğu çağrıyı somutlaştırmak, kongreyi toplamak, orada bu çağrı doğrultusunda hareket etmek istiyoruz. Bu konuda kendimizden eminiz. Tereddüdümüz yok. İkircikli değiliz. Kendimize güveniyoruz. Yeni bir mücadele sürecinde daha büyük ve daha etkili bir mücadele yürüteceğiz. Toplumun demokrasi mücadelesini genişleteceğiz. Kürt halkının ve Türkiye’deki demokrasi güçlerinin, bu çağrı yerine geldiğinde bir gerileme değil, gelişme yaşayacağını düşünüyoruz.

MUHALEFETE TAHAMMÜLÜ OLMAYAN KÜRT SORUNUNU NASIL ÇÖZECEK?

Aslında “muhalefete yönelik baskı” demeyelim; bizzat demokratik değerlere, demokratik işleyişe, demokratik anlayışa karşı bir saldırı var. İstanbul’daki olaylara böyle bakmak lazım. Burada CHP dememek lazım. Neden? Çünkü en çok Kürtler yaşadı bunu. 150’den fazla belediye başkanı, tamamen hukuksuzca tutuklandı, yerine kayyum atandı. Kürtler iyi biliyor ki hiçbirinde doğru düzgün gerekçe yok, hepsi yalan, uydurma. Hepsinde, “Devlet imkânlarını örgüte aktarıyorlar,” dediler. Öyle miydi? Hayır. Hepsi iftiraydı. Oradan gelen beş kuruş bile bizim boğazımızdan geçmemiştir… Yani hepsi yalan. Bu nedenle Kürtler bu durumu iyi biliyor. Şimdi de benzer uygulamalar CHP’ye yapılmaya çalışılıyor.

Aslında bunlar tamamen uydurma, yalan gerekçeler. Belediyeye el koymak için sebep üretiyorlar. Oradaki gerekçeler farklı olabilir ama özetle aynı mantıktır: Muhalif belediyeyi yönetimde istemiyorlar.

Kaldı ki, “Kent uzlaşısı” diyerek AKP’ye yakın belediye yönetimleri ya da öteki partilerle yer yer uzlaşılar yapılıyor. Şimdi de muhalefet hedef alınıyor. Ekrem İmamoğlu ve diğerlerine yapılan tamamen demokrasi dışı, hukuksuz, yargıyı sopa gibi kullanan, muhalefeti ezmeye, tasfiye etmeye yönelik bir durumdur.

Demokrasi muhalefete tahammül etmektir. Farklı görüşlere tahammül etmektir, onların demokratik mücadele içindeki rolünü kabul etmektir. Oysa yargıyı sopa gibi kullanıyorlar. Bunu en iyi Kürtler bilir. Dolayısıyla İstanbul’da yaşananlara dair de Kürtlerin tutumu net. O uygulama haksızdır, antidemokratiktir. Yargı sopasıyla yapılıyor. Ekrem İmamoğlu da öyle içeri alındı. Kim inanır? Hangi Kürt inanır? Türkiye’de inanan çıkar mı bilmem ama Kürdistan’da bir tek Kürt inanmaz. Ancak AKP yandaşı olanlar belki inanır.

Bu çok önemli bir olay. Demokrasi alanını daraltmak, yargıyı sopa gibi kullanmak, muhalefeti bastırmak… Böyle davranan bir kesim Türkiye’deki sorunları nasıl çözecek, nasıl demokratikleşme adımı atacak? Hele ki demokratikleşmeden başka türlü çözülmeyecek olan Kürt sorunu… Mümkün değil. O nedenle bu uygulamalar tam bir antidemokratikliktir. Yargıyı kötüye kullanmaktır, tamamen temelsizdir. Halkın ve gençlerin buna karşı mücadelesi de haklı ve demokratik bir mücadeledir.

Bu konuda Kürtlerin tavrı çok nettir. Herkes de biliyor ki haksızdır, mücadele de haklıdır. Bu yönüyle İstanbul’daki bu uygulama, bizim geliştirmeye çalıştığımız, önderliğin geliştirmeye çalıştığı sürece bir sabotajdır. Kuşkuları artırmaktır. Muhalefet haklı olarak, “Bunlar nasıl Kürt sorununu çözecek?” diyor. Kimse de buna haksız diyemez.

ORTAK YAŞAM KENT UZLAŞISI İLE OLACAK

AKP-MHP faşist iktidarı, muhalefete dönük bu baskılarının merkezine “kent uzlaşısı”nı koymuş durumda. Bir yandan “Kürt-Türk kardeşliği” diyorlar, öte yandan Kürt-Türk kardeşliğinin önemli bir pratik prototipi olabilecek kent uzlaşısını terörize ediyorlar. Bu kendi içinde bir çelişki oluşturmuyor mu?

Aslında hem çelişki hem de değil. Çünkü 4-5 ay öncesine kadar böyle bir “Kürtlerle kardeşlik” söylemi yoktu. Herhangi bir sıradan Kürt bile “hain” olarak görülüyordu. Demokrasi adına hiçbir şey yoktu. Şimdi yeni bir süreç söz konusu olunca, sanki biraz “Kürtlerle tarihi kardeşlik” söylüyorlar ama kent uzlaşısı diye bir durum olunca terörize ediyorlar. Yani hangi taraf geçerliyse… Demek ki o önceki anlayış hâlâ sürüyor, bırakmamışlar.

Kent uzlaşısı, ne olmuş yani? DEM PARTİ ile CHP anlaşma yapmış, uzlaşmış; olabilir. CHP de yapar, AKP de yapar. Bu yasal bir partidir. Ama “Yok, olamaz, terör!” diye ilan ediyorlar. Zihniyet demokratik değil. Kürt’ün her şeyini “düşman, terör” görüyor. Zaten bazıları açık açık bu gerçeği itiraf ediyor.

Süleyman Soylu, mesela “HÜDA PAR ile anlaşma,” falan deyip farklı şeyleri savunuyor. Kendi gerçeğini açığa vurdu. Burada da yine kurnazca davranıyor. İstanbul’da, İzmir’de çoğunluk olmayan Kürtler yönetimde olabilir, çoğunluk olan yerlere biz kayyum atıyoruz gibi tuhaf. Tam bir Kürt düşmanlığı yapıyor.

Yani zihniyet aynı: Kendi kimliğiyle yaşayan, direnen bir Kürt asla bir Türk partisiyle yan yana gelemez. Ancak kimliğini reddeden, teslim olmuş Kürt’le uzlaşılabilir. Söylenen bu. Özgür Özel de buna cevap verdi; “Ben bu kent uzlaşısına sahip çıkıyorum” dedi. Evet, sahip çıkılması gereken budur. Çünkü Kürt-Türk ilişkisi nasıl kurulacak, nasıl ortaklık yapılacak, ortak yaşam nasıl olacak? Böyle kurulacak.

GENÇLİK MÜCADELE, DİRENİŞ MİRASIYLA AYAĞA KALKIYOR

Türkiye’de, özellikle 2015’ten beri AKP-MHP iktidarı çok baskı uyguladı. Faşist bir diktatörlük gibi davranıyor. Kimseye nefes aldırmadı. Gençlere de hiç aldırmadı. Kürtler üzerindeki baskı zaten akıl almaz boyutta. Binlerce Kürt içeride, eziyet altında. Binlerce köy yakıldı, yıkıldı. Öncesi de var ama son 10 yılda görülmemiş zulüm yaptılar.

Bazen tartışılıyor ya; çözüm süreci olacak mı, bu kadar asker polis öldü, nasıl olacak, diye… Siz ne diyorsunuz? Kürtler de çok ağır eziyet gördü. İşkence, zindan, sakat bırakma, çocuklarını katletme, her şeyi yaşadılar. Savaş bu. Mesele şu ki; bu süreçte çok ağır baskılar uygulandı, Kürtlere de ağır baskı uygulandı. Türkiye toplumu da baskı altında. 4 trilyon dolar parayı savaşa harcadılar diyorlar, yoksulluk kol geziyor. Gençler de nefes alamadı. Gençlik, karakteri gereği kendini ifade etmek ister, yenilik arar. Bu iktidar boğdu.

Böyle olunca gençlik tepki gösterdi. Bir de Türkiye tarihinde gençlerin mücadelede önemli bir rolü vardır. 68 kuşağında müthiş bir mücadele vardı. 70’ler de öyle. Büyük bedeller ödendi. 90’larda da kısmen canlandı. Bu bir gelenek aslında. Z kuşağı diyorlar ama bir gençlik toplumundan söz ediyoruz. Genler aktarılıyor. Toplum, gençliğe kendi direniş birikimini, kodlarını da aktarıyor. Tek başına bugünkü teknik ve iletişim çağı meselesi değil. Böyle bir tarihsel gelenek var.

Bu yüzden gençlik ayağa kalkmıştır. 70’leri ben hatırlıyorum; neredeyse politikleşmeyen genç kalmamıştı. Faşisti de vardı, İslamcı da vardı, sosyalisti de vardı ama çok yaygın bir gençlik hareketi vardı. Gençlik hep dönüştürücü bir unsurdur. İçine girdiği mücadeleyle statükoyu ilk reddeden olur. Özgür Özel’in veya CHP’nin son dönemde daha radikal duruş göstermesinde de gençliğin ruhunda payı var.

ROJAVA HALKLAR MAHKEMESİ’NİN KAMUOYU OLUŞTURACAK BİR ETKİSİ OLACAK

Rojava mahkemesi önemliydi, özellikle şu dönemde yapılması değerli. Colani grubu, HTŞ’nin iktidarı devralma çabaları var, gayet antidemokratik… Onlarla demokrasi olmaz. Suriye’yi nereye götürecekleri belli değil. Böyle bir süreçte Türk devletinin Rojava’da işlediği suçların yargılanması ve genel olarak Suriye’deki durumun ele alınması önemli oldu. Gündemde tutulması önemli. Yoğunlaşma sağlandı. Kamuoyu oluşturacak bir etkisi olacak. Buna inanıyorum.

Kürt Konferansı da önemliydi. Üstelik Önder Apo’nun çağrısından sonra yapılması çok çok önemliydi. Adeta Önderliğin çağrısının yönlendirdiği bir konferans oldu. Çağrının çizdiği çerçevede gerçekleşti. Tartışmalarda net taleplere varıldı; Önder Apo’nun özgürlüğü, Türk devletinin adım atması, PKK’nin terör listesinden çıkarılması… Katılanlar destek verdiler. Bu da Newroz’daki Kürt halkının, Türkiye toplumunun desteğine bir de Avrupa’daki çevrelerin, dostların desteği olmuş oldu. Biz bunu değerli görüyoruz. Konferansı düzenleyenleri, katılanları selamlıyoruz. Emeklerinin mutlaka sonuca ulaşacağına inanıyoruz.

ÖNDER APO’NUN DOĞUŞU KÜRT HALKININ DOĞUŞUDUR

Şu açık; objektif bir değerlendirmeyle görülür ki, Önder Apo’nun doğuşu aynı zamanda Kürt halkının doğuşudur. Bu çok önemli. Önder Apo gerçeğinin, Kürt toplumu için ne anlama geldiğini, 50 yıllık mücadelenin yarattığı sonuçlara bakarak anlayabiliriz. Bu yüzden Kürt halkı kendi doğuşu olarak görüyor. Özgürlük tutkusunun, direniş tutkusunun, kimliğinin, kültürünün var olma mücadelesinin doğuşu olarak görüyor.

Bu nedenle Önderliğe sahip çıkmalı. Önderliğin doğum gününü, aynı zamanda mücadelenin doğuş günü, o ortaya çıkan değerlerin, tohumun atıldığı gün olarak görmek gerek. Önderliğin doğum gününe böyle bir anlam verilmeli. Halkın katılımı çok önemli. Amara’da kutlama çok önemli.

Ayrıca Önderliğin doğum gününde her yerde binlerce, yüz binlerce fidan dikmek gerek. Bu doğuma böyle somut bir anlam yüklemek gerekir. Bu gelenekleşti ama daha da güçlü, daha da etkili olmalı. Ben de Önder Apo’nun doğum gününü kutluyorum. Önderliğin doğum günü, hepimizin doğum günüdür. Böyle anlamlandırıyoruz. Bu doğum gününde, dört parça Kürdistan’da halkımızın, Önderliğe bağlılığın bir gereği olarak bu günü layıkıyla, hakkıyla kutlayacağına inanıyorum.

Bu vesileyle Kürt halkının ve herkesin, doğum günümüz olan bu 4 Nisan’ı kutluyorum.