Türkiye’nin siyasi tarihinde son yıllarda yaşanan gelişmeler, yüzyıldır süren devletin yapısal dönüşümünün daha da derinleştiği bir dönüm noktasına işaret ediyor. Bu dönüşüm, yalnızca siyasi gücün merkezileşmesiyle değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutlarla da Türkiye’nin geleceğini şekillendiriyor. Bugün CHP’ye yönelik operasyonların ve iç siyasetteki gerilimin temelinde, çok daha büyük bir tarihsel süreç yatıyor: Kürt siyasetinin baskı altına alınması ve bu süreçteki sistemsel değişim talepleri. Bu, Türkiye’nin yönetim biçiminin ve toplumsal yapısının yeniden şekillendiği bir dönemdir.
SİSTEMSEL DEĞİŞİMİN TEMEL NEDENLERİ VE TARİHSEL ARKA PLANI
Türkiye, son yıllarda yalnızca bir rejim değişikliği yaşamıyor; aynı zamanda devletin köklü yapısının yeniden inşa edilmesine tanıklık ediyoruz. Ancak bu inşa süreci, modernleşme ya da demokratik bir sistemle sonuçlanmadı ve sonuçlanmayacak da. Aksine, 1924 yılında inşa edilen Cumhuriyetin otoriter temellerine geri dönüşü yaşıyoruz. Bu dönüşümün temelinde ise Kürt meselesi var. 2014 yılında Kürt siyasetinin yüzde 10 barajını aşarak TBMM’ye güçlü bir şekilde girmesi, bir dönüşüm noktasıydı. Seçim barajı, devletin Kürt siyasetinin meclise girmesini engellemek amacıyla koyduğu önemli bir engeldi. Aynı zamanda Irak ve Suriye’deki yeni gelişmeler, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bölgesel bir aktörü olarak önemli kazanımlar elde etti. Bu gelişmeler, Türk devleti tarafından bir beka sorunu olarak algılandı ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesine, yani inkârın kurumsallaştığı yıllara dönüşü esas aldı.
İktidar hem iç hem dış politikada Kürtlerin kazandığı ivmeyi bir tehdit olarak algılayarak, bu tehdide karşı devletin yapısal değişimini gündemine aldı. Rejim değişikliği, aslında yeni bir yönetim biçim değil, 1924 modeline geri dönüşün bir biçimi olarak şekillendi. Tek adam yönetimi, devletin merkeziyetçi yapısının daha da katı hale gelmesi ve muhalefetin etkisizleştirilmesiyle yeniden şekillendirildi. 2016 darbe girişimi, bu dönüşümün önünü açan büyük bir fırsat oldu. Olağanüstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile hukukun askıya alınması, toplumun sindirilmesi ve devletin yeniden dizayn edilmesi mümkün hale geldi.
KÜRT SİYASETİNİN GÜÇLENMESİ VE DEVLETİN TEPKİSİ
2014’teki gelişmeler, Türkiye’nin siyasi haritasını değiştirdi. HDP’nin yüzde 10 barajını aşarak TBMM’ye güçlü bir şekilde girmesi, devleti alarma geçirdi. Kürtlerin Suriye ve Irak’taki yeni kazanımları, Türkiye için bir tehdit olarak algılandı. Türk devleti, bu tehdit karışısında Kürt siyasetini kriminalize ederek, kayyum uygulamaları ve tutuklamalarla iç siyasette Kürtlerin gücünü kırmaya çalıştı. Kürt siyasetinin güçlenmesi sadece iç siyasette olmadı, aynı zamanda bölgesel etkisi de giderek etkin olmaya ve alternatif bir model geliştirme yolunda önemli bir ivme kazandı.
Devlet hem iç hem de dış siyasette Kürt siyasetini etkisizleştirmek için her türlü tedbiri devreye soktu. Bu strateji yalnızca siyasi değil, ekonomik ve toplumsal anlamda da ağır bedeller doğurdu. Kürtlerin bölgedeki kazanımlarını yok etmek amacıyla, uluslararası ilişkilerden iç siyasete kadar tüm dengeler bu strateji doğrultusunda yeniden şekillendirildi. Irak ve Suriye’de süren operasyonlar, iç siyasetteki kayyum atamaları ve tutuklamalar, Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan adımlardı. Ancak bu sürecin bedelli, Türkiye toplumu için sadece siyasi değil, toplumsal ve ekonomik açıdan da derin izler bıraktı; insan hakları ihlali, ekonomik çöküş ve toplumsal huzursuzluk gibi ciddi sonuçlar doğurdu.
EKONOMİK VE TOPLUMSAL ÇÖKÜŞ
Savaşın, Kürtlerle ve bölgesel güçlerle yürütülen mücadelenin bedeli ağır oldu. Türkiye, stratejik kaynaklardan yoksun ve dışa bağımlı bir ekonomiye sahip olduğu için ekonomik kriz hızla derinleşti; yoksulluk arttı, işsizlik ve enflasyon rekor seviyelere çıktı. Bu durum sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ahlaki çöküşe de yol açtı. Toplum, hayatta kalma mücadelesi verirken değerler ve normlar hızla erozyona uğradı. Erdoğan ve hükümeti bu krizi dış borçlarla aşmaya çalıştı, ancak dış borçlar ve vergi yükleri, uzun vadede Türkiye’nin sürdürülebilirliğini tehlikeye attı.
ERDOĞAN VE İKTİDARIN BEKA SORUNU
Erdoğan ve çevresindeki oligarşik yapının beka sorunu, devletin beka sorunu yıllardır iç içe geçmiş bir şekilde ilerliyor. Bu, yalnızca Türkiye’nin değil, iktidarın da hayatta kalma mücadelesiydi. O kadar çok suça bulaşmışlardı ki, iktidarı kaybetmeleri halinde başlarına gelecekler onları korkutuyor. Bu yüzden hukuku hiçe sayarak, anayasayı göz ardı ederek, Erdoğan’ın ve çevresinin iktidarı korumak için her türlü yöntemi denediği bir dönemdeyiz. Erdoğan’ın güçlü bir liderlik üzerinden devleti yönlendirmesi hem kendi siyasi bekası hem de yakın çevresindeki oligarşik yapının çıkarlar için bir gereklilik haline geldi.
CHP’NİN ZAYIF TEPKİLERİ VE SİSTEM İÇİNDEKİ ROLÜ
Türkiye’deki muhalefet partilerinin, özellikle CHP’nin iktidara karşı geliştirdiği strateji, çoğunlukla devletçi bir zihniyete sınırlı kaldı. İktidarın saldırılarına karşı yeterli bir alternatif politikası sunmayan CHP, Kürt siyasetine yönelik baskıya karşı genellikle sessiz kalmayı tercih etti. Bu tutum, muhalefetin değişim için vizyon üretme kapasitesini büyük ölçüde zayıflattı. CHP, devletin ve iktidarın dayattığı kaotik ortamda yeterli bir strateji geliştiremedi.
CHP, devlet bekası kaygısıyla hareket etti ve parlamenter sistemden tek adam rejimine geçişi anlamakta geç kaldı. Kürt meselesine yönelik baskılar, bu geçişi meşrulaştıran unsurlar olarak kullanıldı. Savaş, ekonomik kaynaklar ve dış politikada uygulanan stratejilerle, CHP’nin bu süreçteki rolü geriledi. İktidarın, Kürtleri hedef alarak yürüttüğü operasyonları doğru değerlendiremeyen CHP, yalnızca bu süreçte değil, sonraki yıllarda da sürekli olarak geride kaldı.
TOPLUMSAL MANİPÜLASYON VE ALGI YÖNETİMİ
Erdoğan ve hükümeti, savaş ve güvenlik söylemleri üzerinden toplumu şekillendirmeye çalıştı. Asker cenazelerinde yapılan dini vurgular, şehitlik algısı ve savaşın kutsallığı gibi unsurlar, toplumun manipüle edilmesinin bir aracı oldu. “Sağır ve dilsiz” bir toplum yaratmaya çalıştılar. Bu savaş söylemi ve toplumsal algı yönetimi, iktidarın politikalarını meşrulaştırmaya çalışmanın bir yoluydu.
İktidar, bütün bunlara rağmen Kürt kazanımlarını yok edemedi, ekonomik kaynakları ve toplumsal yapıyı tahrip etti. Bu çöküş yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir çözülme sürecini de başlattı.
YANDAŞA KAYNAK YARATMA İHTİYACI BELEDİYELERE YÖNELİK OPERASYONLAR
İstanbul Belediyesi’ni almak sadece bir seçim yatırımı değildir, aynı zamanda iktidarın hayatta kalma stratejisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Erdoğan ve hükümeti, İstanbul ile diğer belediyeleri kontrol altına alabilmek için devletin tüm gücünü kullanmaktadır. Bu süreçte yandaşlara sağlanan ekonomik ayrıcalıklar, suç örgütlerinin güç kazanması ve kamu kaynaklarının peşkeş çekilmesi, iktidarının geleceğini garanti altına almak amacıyla atılan adımlardır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, sadece yerel bir yönetim meselesi olmaktan çıkmış, hükümetin kendi varlığını sürdürebilmesi için stratejik bir hedef haline gelmiştir. İktidar, artık seçim kazanma amacını geride bırakmış; daha çok kaynaklara ve bu kaynakları kendi siyasi çıkarları doğrultusunda kullanmaya odaklanmıştır. Geçmişteki suçlardan arınma ve gücü kaybetmeme derdi, iktidarın birinci önceliği haline gelmiştir.
Kaynakların tükenmesi ve dış borçların artması, hükümeti daha da baskılarken devletin yeniden yapılanma ihtiyacını doğurmuştur. İktidar, kamu gücünü hukuksuz yöntemler ve iç operasyonlarla pekiştirmeye çalışıyor. Bu durum, CHP ve muhalefeti daha yoğun baskılarla yüz yüze bırakacaktır.
Erdoğan ve hükümetinin siyasi bekalarını korumak için attığı radikal adımlar, Türkiye’yi daha çok ekonomik ve toplumsal krize sürükleyecektir. CHP’ye yönelik operasyonlar, sadece bir seçim hesaplaşması değil, devletin yapısal dönüşüm sürecinin önemli bir parçasıdır. İktidar artık bir seçim hesabı içinde değil, geçmişteki suçlarından kurtulma ve gücünü kaybetmeme çabası içindedir.